TÜRK MÜHENDİS VE MİMAR ODALARI BİRLİĞİ
ANA SAYFA BİZE ULAŞIN BAĞLANTILAR SİTE HARİTASI

23 HAZİRAN 2017 CUMA  

HAKKIMIZDA MEVZUAT YAYINLAR KOMİSYONLAR TUPOB KOLOKYUM
ADANA  ANKARA  ANTALYA  BURSA  DİYARBAKIR  İSTANBUL  İZMİR  KAYSERİ  KONYA  MUĞLA  SAMSUN  TRABZON
SPOBİS ÜYE GİRİŞİ SPOBİS PERSONEL GİRİŞİ

GENEL MERKEZ 

 
 
b_haber_bulteni.gif, 3,9kB

SAYI: 229

b_haber_bulteni.gif, 3,9kB

SAYI: 2016/1

b_haber_bulteni.gif, 3,9kB

KENT MERKEZİNDE YAYA İZLERİ

      17 AGUSTOS DEPREMİ DEĞERLENDİRME RAPORU ÖZETİ

RAPOR

Yayına Giriş Tarihi: 10.09.2009
Güncellenme Zamanı: 26.01.2015 14:54:35
Yayınlayan Birim: GENEL MERKEZ

 

 
TMMOB Şehir Plancıları Odası 25. Dönem Afet ve Risk Komisyonu tarafından hazırlanmış olan Değerlendirme Raporu Özet Metnine haberin devamında ulaşabilirsiniz.
 

 

BÜYÜK DEPREMİN 10. YILINDA BİR DURUM TESPİTİ VE YAKLAŞIM ÖNERİSİ

 

Marmara Depremi üzerinden on yıl geçmesine karşın, "Çoklu Afet Riskleri" yanı sıra, "Kentsel Risklerin" de merkezinde olan ülkemizde,  sorumlu konumdaki kurumlar ve yöneticiler sessizlik içindedir. Metropoller dahil, farklı büyüklükteki kentlerde ve kırsal kesimde, periyodik olarak yaşanan sel felaketleri, heyelan ve hatta günlük yaşamı felç eden yağış ve su taşkınları, kentlerin göbeğinde patlayan LPG istasyonları, yanan parlayıcı madde imalathaneleri ve depoları, kendi ağırlığını taşımaktan, ayakta durmaktan aciz "statik harikası" yapılar günlük yaşamın neredeyse kanıksanmış parçaları haline getirilmiştir. …  Diğer yanda,  bu karanlık durumu bir film gibi izleyen bir yönetim ve izletilen ve sonuçlarına katlanmak durumunda kalan toplum vardır.

 

17 Ağustos 1999‘da yaşanan büyük yıkımdan sonra, toplumsal ve siyasal hataların hızla düzeltileceği sanılmıştı. Her 17 Ağustos‘ta  bu beklentilerle  hatırlama, bilinçlenme, ders çıkarma ve eksikleri görme eksenli açıklama ve etkinlikler yapıldı. Ancak üzülerek görüyoruz ki, karar verme erkini elinde tutanlar giderek artan biçimde, yalın gerçeklikten olduğu kadar, bilim alanından da kopmakta, bilimsel ve teknik doğruları göz ardı etmekte; dahası uluslararası alanda geçerliliği tartışmasız yeni yaklaşımlara gözünü kapamaktadır. 

 

Geçtiğimiz 10 yılda afetlere hazırlık anlamında yapılan, yasal, yönetsel ve finansal çalışmaların bazı katkılarından söz etmek mümkündür. Ancak, bilimsel ve mesleki anlamda Şura‘larda, bilimsel rapor ve etkinliklerde tespit edilen sorun ve çözüm önerilerinin  birçoğunun uygulamaya sokulmasında büyük güçlükler ve açmazlar yaşanmakta; geleneksel ve alışılmış uygulamarda ısrar edilmekte ve sistematik yanlışlıklar sürdürülmektedir.

 

Şehir Plancıları Odası afetler konusunda geçmişten gelen duyarlılığının bir parçası olarak, 1999‘dan sonra da; her 17 Ağustos‘ta ve diğer afet alanlarında ortaya çıkan olumsuzlukların ertesinde basın açıklamaları yapmış; ayrıca, güncel gelişmelerden bağımsız kongre, konferans, seminer ve benzeri etkinliklerle toplum ve kente ilişkin bilimsel doğruları her platformda dile getirmiştir.

 

Odamızı da içine alacak biçimde, toplumsal kaygı taşıyan tüm kesimlerin, üniversitelerin uyarılarına karşın, toplum yararına hizmet eden, bölgesel gelişmelerin dengeli dağılımını hedefleyen, yaşam kalitesini artıran, korunması gerekli alanları güvence altına alan kararlar getiren, afet öncesi risk azaltma ve risk sektörlerini esas alan, uzun vadeli kalıcı çözümler üreten sosyal-mekansal planlamaya gerekli önem verilmemiş, planlama reddedilmiştir.

 

Odamız yıllardır ülke mekanını biçimlendiren sorun ve yanlışlıkları ortaya koyarken, kent topraklarına rant gözüyle bakan bir yaklaşımın, kamu yararının gerektirdiği, bilimin ortaya koyduğu önlemleri hayata geçirmekte başarılı olamadığını ve olamayacağını vurgulamıştır. Sorunun çözümü için öncelikle doğru teşhis gerektiğine dikkate çeken Odamız, bir yandan afetlere ve özellikle depreme karşı durmanın, sadece yapı bazında güçlendirme ve zemin özellikleri açısından uygun yerleri seçme olarak algılamanın yetersizliğini vurgularken, bir yandan da, salt yasal düzenlemeler gerçekleştirip, bunun hayata geçişindeki sorunları izlememenin yarattığı eksiklikleri gözler önüne sermiştir.

 

Bu kapsamda, kent ve kamu yönetimine ilişkin süreçlerin de, bu tür açılım ve uygulamalara olanak verecek esneklik, denetim, katılım mekanizmalarını tanımlayabilecek derinlik ve içerikte kurgulanması vazgeçilmez bir önem taşımaktadır. Kentlerimizde kümelenen afet risk ve sorunlarının çözümünde temel gereklilikler olarak ortaya çıkan bu tür yenilik ve araçlara atıfta bulunulması bir zorunluluktur. Bu yeniliklere açık olmayan bir yönetim kurgusunun planlama sürecinin dağınıklığı ve planlama kurumuna olan inançsızlıkla birleştiğinde, riskler ve afetlere ilişkin var olan karmaşık süreci yönetebilmesi mümkün değildir. Özellikle afete yönelik sorunların en vahim boyutlarıyla yaşandığı büyükşehirleri biçimlendirecek parçacı düzenlemeler olarak yasalaşan veya yürürlüğe giren Büyükşehir, Belediye, İl Özel İdaresi ve adrese özel Kentsel Dönüşüm Yasaları ile, ne yerel yönetim ne de imar mevzuatı reformu oluşturulamayacağı da açıkça görülmelidir.

 

Diğer yandan, yasalarla belirlenmiş yetkileri ve yaptırım gücü olmamasına karşın, Bakanlıkların, DPT‘nin yapamadığı uyarıları ve alınması gereken önlemleri ve öncelikli eylemleri, yaptığı çalışmalarla tanımlayan Ulusal Deprem Konseyi 2007‘de kapatılmıştır. Bağımsız bir ulusal bilim kurulu olan Ulusal Deprem Konseyi‘nin kapatılması büyük talihsizliktir. Ulusal Deprem Konseyi hazırlamış olduğu Deprem Risklerini Azaltma Ulusal Stratejisi raporunda, deprem bilgi altyapısının nasıl oluşturulacağı, yerleşim yerlerinin ve yapıların deprem güvenliğinin analizine yönelik yöntemler, eğitim ve örgütlenmenin biçimi ve önemi vurgulanmış, parasal kaynakların nasıl temin edileceği ve nasıl kullanılacağı, gerekli yasal düzenlemeler ve bilimsel araştırmalar tarif edilmiştir. Farklı mesleki disiplinden oluşan ve tamamen bilimsel temellere dayanarak çalışan bu bağımsız ses susturulmuştur. Afet ve şehircilik konularından sorumlu kurum ve kuruluşlar ise, görevleri gereği, afetler oluştuktan sonra kurtarma ve yardım işleriyle sınırlıdırlar.

 

Türkiye kentleri, deprem, su baskınları ve teknolojik kaza, terörizm gibi tehlikelerle karşı karşıya olan derin ‘risk havuzları‘dır. Doğa koşulları ve genel korunmasızlık ortamı dışında, Türkiye kentlerinin yüksek riskler göstermesinin toplumsal olarak inşa edilmiş başlıca nedenleri şunlardır:

 

·        Bir çok yerleşim alanı, konumları değiştirilmesi zor, olumsuz bir tarihsel miras konumundadır.

·        Son 50-60 yıllık hızlı kentleşme süreci, plan disiplininden ve denetimden uzak biçimlerde ve güvensiz alanlarda gerçekleşmiştir.

·        Yapılaşma süreçlerinde başvurulan betonarme teknolojisinin aldatıcı kolaylığı, ehliyetsiz üretimi körüklemiştir. Kayıt dışı süreçlerle oluşan kaçak yapı stokunun genişliği, bunların aflara konu edilmesi, kentlerimizde riskleri özellikle yükseltmiş, ülkenin her köşesinde kendiliğinden çökerek büyük kayıplara neden olan yapı örnekleri çoğalmıştır

·        Kentsel yönetimler ve toplum, farklı tehlikelere karşı önlem alma bilgi, kültür ve uygulama alışkanlıklarından ve birikiminden yoksun durumdadır.

·        Hızlı kentleşme ve kentsel büyümeye odaklanmış imar düzenlemeleri, düşük riskli planlama yaklaşımı ve pratiğinden uzak kalmıştır.

·        Bir çok yerleşim biriminde, öngörülen ihtiyaçların çok üzerinde alan gelişmeye açılmış ve sınırlı kaynaklara sahip yerel yönetimlerin denetleyebileceğinin çok ötesinde yapılı çevrenin üretilmesi teşvik edilmiştir.

 

Türkiye‘de yerleşmelerin deprem ve su taşkını gibi tehlikeler gösteren bölgelerde hızlı ve plansız büyümesi ve yatırımların bu alanlarda yoğunluk kazanmasıyla, yüksek risk yığılmalarının oluşmasına yol açılmış bulunmaktadır. Bu nitelikleriyle kentlerimizin doğa güçleri karşısında sınanması yeni başlamıştır. Bugün kentlerimizin hangi olasılık ve şiddette tehlikelerle karşı karşıya olduğuna ilişkin bilgilerimiz yetersizdir. Kentlerin risk yüklerine göre bir sınıflaması ve sıralamasından yoksun bulunmaktayız. Kentlerin, hangi tür ve mertebede riskler içerdiği, bunların hangi etkenlerden ötürü yükseldiği, hangi etkinliklerin risk azaltmada başarılı yöntemler olabileceği konuları araştırma ve çalışmalar beklemektedir.

 

Afetlere ilişkin katılımlı karar alma ve yönetim biçimleri geliştirme konusu, günümüz demokratik sistemlerinde oy kullanarak yetkilendirme sürecinin can ve mal güvenliğini kapsamadığı tartışmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle uluslararası yaklaşım, ulusal/ kentsel/ yerel düzeylerde afet platformlarının oluşturulmasını ve bunlarda her kesimin temsil edilmesini özellikle önermektedir. Türkiye‘de bu platformların ivedilikle kurulması gerekir.

 

Yerleşme alanlarında karşılaştığımız riskler, yalnızca yapıların yıkılma riskinden ibaret değildir. Bu açıdan, kentsel risklere ilişkin araştırma ve uygulamalarda mesleki yetki sınırlarının çiğnendiği izlenmektedir. Kentsel risk sektörlerinin belirlenmesi, katılımlı süreçlerle risk azaltma plan ve programlarının yürürlüğe sokulması, ancak şehir plancıları yönetiminde, çok disiplinli ekipler tarafından yürütülebilecek çalışmalardır. Riskler gözetilerek kullanımların konumlandırma işlemleri, açık alanların düzenlenmesi, özel tehlikelere maruz alanlarda farklı imar kısıtlamalarının uygulanması, tehlikeli kullanımlara ilişkin tasarruflar, sanayi tesislerinin risklerinin çok yönlü azaltılması, konut bölgelerinde yapı yoğunlukları ve yapılaşma dokularının konumlarına göre farklılaştırılması, okul hastane gibi ‘Acil Durum Görevlisi‘ tesislerin yer seçimleri, kullanımların ve komşuluklarının risk azaltmak üzere düzenlenmesi, mahalle yönetimlerinin oluşturulması, katılımlı kentsel dönüşüm süreçlerinin geliştirilmesi, risk azaltma çalışmalarında insan kaynaklarının kullanımı, ulaşım ve altyapı sistemlerinde güzergah ve şebeke düzenlemeleri, vb çalışmalar doğrudan planlama uzmanlık yetkileri altında tutulması zorunluluktur.

 

Türkiye‘de afet mevzuatı ve kurumları, mekansal planlama mevzuatı ve kurumlarından kopuktur. Afet mevzuat ve kurumlaşmasının, riskleri ön plana çıkarmak üzere yeniden ele alınması gerekmektedir. Ancak bu etkinlik farklı bir bakış açısı, farklı bilgi alanları ve disiplinleri gerektirir. Oysa günümüzde egemen kurumsal anlayışlar ve personel yalnızca afet sonrası ile ilgili, deneyim ve bilgileri acil durum yönetimi ile sınırlı olan kesimlerden oluşmaktadır. Bu nedenle de kullandığımız dil, terminoloji ve kavramlarda bile uzlaşma sağlanamamaktadır.

 

Yerleşme alanlarında tehlikeler yalnızca sismik, ya da yalnızca doğa kaynaklı değildir; Teknolojik ve insan davranışları kaynaklı tehlikeleri belirleme ve riskleri azaltma çalışmaları planlama kapsamında ele alınabilecektir. Kentlerde geleceğe ilişkin karmaşık nedenselliklere sahip risklerin kestirilmesi, önlemlerin ve uygulama yollarının tanımlanması işleri ancak şehir planlama meslek dalının üstesinden gelebileceği bir etkinliktir. Bu yalnızca arazi kullanımı planlaması değil, sosyal, ekonomik ve mekansal bir kapsama sahip bir çalışma alanı olarak ele alınmalıdır.

 

Bayındırlık ve İskan Bakanlığı (BİB), 3194 sayılı İmar Kanunu‘nun yürütücüsüdür. Bu yasa 9. maddesinde yerleşmelerde afet tehlikelerine ilişkin önlemler alma görevini BİB uhdesine vermiştir. İkinci olarak, BİB Teknik Araştırma ve Uygulama Genel Müdürlüğü (TAU), afetlere ilişkin eğitim, araştırma, planlama ve uygulamalar yürüten bir birimdir. BİB TAU; tüm afet öncesi risk belirleme, risk azaltma ve ‘sakınım planlaması‘ çalışmalarının teknik sahibi olmaya en yakın kurumdur. İmar Kanunu 9. maddesinin açılımı ile ülke/ bölge/ kent/ yerel düzeylerde risk belirleme ve azaltma yetki ve sorumluluklarının bu birimde toplanması doğru olacaktır. Hangi yerleşim birimlerinde ayrıntılı tehlike tespitlerinin yapılacağı, hangi önceliklerle bu yerleşim birimlerinde risk analizleri ve sakınım planlarının yapılması gerektiği kararları BİB tarafından verilerek, söz konusu yerleşim birimlerinde sakınım planlarının hazırlanması/hazırlatılması, bu verilerin imar planlarına girdi sağlaması yollarının geliştirilmesi BİB TAU tarafından yürütülebilecek sorumluluklardır.

 

Öte yandan BİB TAU, Türkiye‘de doğal ve teknolojik tehlikelere karşı geniş ölçekli bir koruyucu toplumsal örgütlenmenin öncülüğünü de yapabilecek deneyim ve kapasiteye sahip bir birimdir. BİB TAU, aynı zamanda uluslararası yeni politikanın ve UN/ISDR ([1]) kuruluşunun afetlere karşı sivil dirençliliğin örgütlü olarak geliştirilmesi amacıyla öngördüğü ‘platformların‘ her düzeyde kurulması ve işletilmesi konusunda girişimci rolü üstlenebilecek bir birimdir. Başlı başına bir sektör oluşturan bu çalışmaların fiziksel ve mekânsal planlama ile eşgüdümünün sağlanması, bu yolla yerel yönetimler üzerinde haklı ve yumuşak bir denetim yönteminin geliştirilmesi BİB TAU tarafından gerçekleştirilebilecektir.

 

Sonuç olarak; 17 Ağustosların önüne geçilmesi afetleri sadece afet sonrası müdahale edilecek bir olgu olarak görmeyip, öncesi-sırası-sonrası olarak kurgulayıp, sakınım planları ile yaklaştığımızda, kentsel gelişmeyi plansız hale getirip, dağınıklaştıran ve insanları risk havuzlarına atan yaklaşımlardan vazgeçtiğimizde bir daha yaşanmayacaktır. Deprem başta olmak üzere, afetleri bir planlama sorunu olarak algılamadığımız, kentlerimizi ve insanımızı ısrarla sürdürdüğümüz rant odaklı politikalara feda ettiğimiz, kafalarımızı kumdan çıkarmadığımız sürece, afetlerin yıkıcı etkisi her seferinde yüreğimizi kavuracaktır. Odamız sahip olduğu bilimsel-teknik bilgiyi planlı, sağlıklı bir kentsel gelişmeyi sağlamaya yönelik olarak toplumun hizmetine sunmaya devam edecektir. Kentlerimiz doğası, tarihi-kültürel mirası, insanı ile bir bütün olarak düşünülüp planlandığında, doğanın öngördüğü eşiklere saygı duyulduğunda ve planlama süreci insanı ve doğayı anlama ve saygı duyma süreci olarak görüldüğünde insanların canının alan değil, insan refahını sağlayan birimler haline gelecektir.

 

Var olan sağlıksız ve risklerle yüklü durumdan insana ve doğaya saygı duyan kentlere yönelmemiz bir çok yeni yaklaşım ve kurumu gerektirmektedir. Bu yeni bakış açısının ve yaklaşımın en önemli araçlarından biri yüksek risk altında bulunan yerleşim birimlerimizi belli bir bütünsellik ve yerel özgünlük çerçevesinde ele alabilecek risk yönetimi sisteminin ve sakınım planlarının hazırlanmasını gerekli kılmaktadır. Meslek sorumluluğumuzun bir parçası olarak, doğal afet tehlikelerinin ve yerleşmelerimizin yapısal özelliklerinden kaynaklanan risklerin bertaraf edilmesi için ülkemizde çağdaş bir "risk yönetim" sisteminin oluşturulmasını ve yerleşmelerimizin risklerden arındırılması için bölgesel ve kentsel ölçeklerde acil olarak "sakınım planları" nın hazırlanmasının zorunlu olduğunu bir kez daha ısrarla vurgulamak isteriz.

 

Çözüm, Şehir Planlamasının Temel Alındığı Bir Risk Yönetim Sisteminde Aranmalıdır.

 

 



([1] ) United Nations/International Strategy For Disaster Reduction.

Okunma Sayısı: 3262

Tüm Raporlar

 
 
Copyright © 2007-2017
TMMOB Şehir Plancıları Odası

 
ATATÜRK BULVARI BULVAR APT. 219/ 7 ÇANKAYA/ANKARA
TEL: (+90) 312 418 30 75   FAKS:(+90) 312 417 90 55
e-POSTA: spo@spo.org.tr

 
 
Oda aidatlarınızı kredi kartınızla güvenli bir ortamda ödeyebilirsiniz.
ÜYE HAKLARI VE GÜVENLİ AİDAT ÖDEME

Hesap No'larımız:
POSTA ÇEKİ = 107581
İŞ BANKASI =TR 150 00 64 00 000 142 990 496 497
VAKIFBANK =TR 230 00 150 01 58 00 184 530 2308
GARANTİ BANKASI =TR 33 000 62 000 52 80 000 62 99 383

- Hakkımızda
- Mevzuat
- Yayınlar
- Komisyolar
- TUPOB
- Kolokyum

  

- Haberler
- Raporlar
- Etkinlikler
- Basın Açıklamaları
- Yönetim Kurulundan
- Basında Odamız
- Kent Haberleri
- Yarışmalar
- Denetleme Kurulu Raporları

  

- Şehircilik Hizmetleri
- Tescilli Şirketler
- Davalar
- MİSEM
- Üyelik ve Tescil

  

- Ankara Şube
- Antalya Şube
- Bursa Şube
- Çukurova Şube
- İstanbul Şube
- İzmir Şube
- Konya Şube
- Samsun Şube

Key İnternet Hizmetleri Ltd. Şti.