Etik İlkeler Özlük Hakları
6 ŞUBAT DEPREMLERİNİN 3. YILINDA: PLANSIZLIĞIN VE ADALETSİZLİĞİN ENKAZI BÜYÜYOR!
BASIN AÇIKLAMALARI
Yayına Giriş Tarihi
2026-02-05
Güncellenme Zamanı
2026-02-06 08:22:32
Yayınlayan Birim
İZMİR

6 ŞUBAT DEPREMLERİNİN 3. YILINDA: PLANSIZLIĞIN VE ADALETSİZLİĞİN ENKAZI BÜYÜYOR!

6 Şubat 2023 tarihinde, on bir ilimizi etkileyen Kahramanmaraş ve Hatay merkezli depremler, kentlerimizde önemli yıkıma yol açmış; sosyal, ekonomik ve yönetsel anlamda da ciddi sonuçlar doğurmuştur. Onbinlerce can kaybının yanında, milyonlarca yurttaşımız depremlerin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen, halen nitelikli barınma koşullarına erişememiş, planlama ilkeleri ışığında yeniden inşa süreçleri hayata geçirilememiştir. 

Geçen üç yıl yalnızca fiziki yıkımın değil; eşitsizliklerin, güvencesizliğin ve kamusal sorumluluğun ortadan kaldırılmasının da arttığı bir dönem olmuştur. Deprem bölgesinde yaşayan yurttaşlarımız için "geçici" olarak tanımlanan barınma biçimi kalıcı hale getirilmiş, konteyner yaşamı normalleştirilmiş, barınma hakkı bir sosyal hak olmaktan çıkarılmıştır. 

Ülkemiz, diğer deprem ülkelerinden farklı olarak önceki depremlerden ders almayan, aynı ölçekte can ve mal kaybı yaşayan, bu can ve mal kayıplarını önlemek için etkin ve yeterli bir  sistem geliştirmeyen bir konumdadır. Yıkımın ardından merkezi ve yerel yönetimlerin müdahaleleri planlamanın nasıl göz ardı edildiğini bir kez daha açığa çıkarmıştır. Ortaya çıkan tablo, yıllardır sürdürülen yanlış kentleşme politikalarının, denetimsiz yapılaşmanın bir sonucudur.

Bu süre zarfında, "kentleri bir yılda yeniden inşa etme" vaadiyle yola çıkan siyasi irade, ne yazık ki şehircilik bilimini ve planlama meslek alanını dışlayarak, hatalar silsilesine yenilerini eklemiştir. Depremin hemen ardından 126 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile başlatılan süreç, planlamayı bir "zaman kaybı" olarak gören anlayışın ürünüdür. 3194 sayılı İmar Kanunu ve ilgili yönetmelikleri devre dışı bırakan bu yaklaşım; kentlerimizi yer bilimsel verilere indirgenmiş bir mühendislik problemi olarak kurgulamaya çalışmıştır. Oysa kent; sadece zemin ve betondan ibaret değil; kır-kent ilişkisi, sosyal yaşam, kültür ve ekonomiyle bir bütündür. 

Bütüncül bir planlama yerine "vaziyet planları" ve "rezerv alan" ilanları ile yürütülen parçacıl süreçler, Antakya Koruma Amaçlı İmar Planı örneğinde olduğu gibi, inşaatlar başladıktan sonra yasal kılıf uydurma çabasına dönüşmüştür. Kent merkezlerinin "star mimarlara" parsel parsel paylaştırılması, kadim kentlerimizin tarihsel birikimini ve toplumsal belleğini yok sayan popülist bir vitrin çalışmasından öteye gidememiştir. Kentler yurttaşların ortak yaşam alanları olmaktan çıkarılarak sermaye odaklı projelerin nesnesi haline getirilmiştir. 

Bakanlık tarafından yürütülen "Yerinde Dönüşüm" süreci ile depremzede yurttaşlarımızın içinde bulunduğu ekonomik ve psikolojik gerçeklik yok sayılmıştır.  Depremler sonrasında işlerini kaybeden ve mali durumu radikal biçimde etkilenen yurttaşların yaşadığı zorluklar bir yana, yaşanan kapsamlı yıkımın yansıması olarak ruhsat  süreçlerinin teknik aşamaları dahi çoğu yerde başlatılamamıştır. Depremzedeler kendi kaderleriyle baş başa bırakılmıştır.  

2018 yılında hayata geçirilen "İmar Barışı", bugün yaşadığımız yıkımın en büyük müsebbiplerinden biridir. Sadece İzmir`de 812 bin başvurunun yapıldığı bu hukuksuz düzenleme, devletin vatandaşı sağlıksız yapılarda yaşamaya teşvik ettiğinin açık göstergesidir.  İmar afları sonucunda yapılan yasal düzenlemeyle herhangi bir mühendislik hizmeti almamış, mevcut plan kararlarına ve imar mevzuatına aykırı olan yapılar vatandaşın can güvenliği yok sayılarak özellikle seçimler öncesinde "yasal" hale getirilmektedir. 

6 Şubat depremleri olmasaydı muhtemelen şu an komisyon gündeminde olan imar affı teklifi TBMM çatısı altında tartışılıyor olacaktı. Oysa ülkemiz "imar afları" yüzünden çok ağır bedeller ödedi, ödemeye devam ediyor. Bu hukuksuz düzenlemeler, en ufak bir deprem, yağmur, salgın vb. durumların afete dönüşmesine ve can kayıplarına neden olarak çok daha acı ve hayati sonuçlar ortaya çıkarıyor. Her seçim öncesi bir "oy deposu" olarak görülen imar affı söylemlerinin anayasal bir hükümle bir daha gündeme gelmemek üzere yasaklanması, hayati bir zorunluluktur. 6 Şubat sonrası geçen üç yıl, adalet mekanizmasının işleyişindeki ağır aksaklıkları da gün yüzüne çıkarmıştır. Kamu görevlilerinin soruşturulmasına izin verilmemesi, delillerin karartılması ve son olarak "11. Yargı Paketi" ile deprem suçlarına örtülü af getirilmesi tartışmaları, yaşanan felaketin toplumsal hafızamızda bıraktığı derin izlerin yanında hukuk tarihimize sürülecek kara bir lekedir. Can kayıplarında sorumluluğu olanların yargılanmadığı bir düzende, güvenli kentler inşa etmek mümkün değildir. Adaletin sağlanmadığı yerde ne güvenli yapı üretimi ne de toplumsal iyileşme mümkündür. 

Şehir planlama meslek alanını dışlayan, halkın katılımını engelleyen ve bilimi sadece inşaat maliyetine indirgeyen anlayışla nitelikli ve güvenli kentler kurulamaz. İnsan onuruna yaraşır, sağlıklı ve güvenli yaşam alanları için; parçacıl ve rant odaklı projelerden ve uygulamalardan vazgeçilmeli, imar mevzuatı tavizsiz uygulanmalı ve bütüncül planlama süreci derhal başlatılmalıdır.

Şehir plancılarını dışlayan her adım, gelecekteki felaketlere davetiye çıkarmaktadır. Afetlere dirençli kentler; ancak kamusal sorumluluğun, bilimin ve demokratik planlama süreçlerinin esas alındığı bir anlayışla mümkündür. 

 

TMMOB Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi 


TMMOB
Şehir Plancıları Odası

Çerez Politikası & Gizlilik Sözleşmesi

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için amaçlarla sınırlı ve gizliliğe uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Çerezleri nasıl kullandığımızı incelemek ve çerezleri nasıl kontrol edebileceğinizi öğrenmek için Çerez Politikamızı inceleyebilirsiniz

kişisel verilerinizin Odamız tarafından işlenme amaçları konusunda detaylı bilgilere KVKK sayfamızdan ulaşabilirsiniz.

"/>