"Bize konut verdiler ama hayatımızı geri vermediler"
"Evim yokken komşum vardı. Şimdi konteynerim var ama mahallem yok." (DW Türkçe, 2025)
Bu ifadeler, 6 Şubat 2023 depremlerinin ardından geçen üç yılın, depremden etkilenenlerin gündelik yaşamına dair güçlü birer tanıklık sunmaktadır. Resmi söylem süreci çoğunlukla ‘dünyanın en büyük yeniden inşa hamlesi` olarak çerçevelerken, sahadan gelen bu sözler yeniden inşanın yalnızca fiziksel üretimle sınırlı kaldığında neyi dışarıda bıraktığını göstermektedir. Bugün tartışılması gereken mesele, yıkılan yapı stokunun yerine yeni konutların üretilip üretilmediğinden öte, kentsel yaşamın sosyal, mekansal ve altyapısal bileşenleriyle birlikte ne ölçüde yeniden kurulabildiğidir. Bu bağlamda, yeniden inşa sürecinin yeterliliği konutun yer seçiminden altyapı kapasitesine, sosyal donatıların erişilebilirliğinden mahalle ölçeğinde kamusal yaşamın yeniden örgütlenmesine kadar çok katmanlı bir değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Asıl soru, yalnızca kaç konut yapıldığı değildir. Üretilen mekanların, depremle kesintiye uğrayan kentsel yaşamı hangi ölçüde onarabildiğidir.
"Teslim Edilen Konutlar" ve Teslim Edilemeyen Yaşam
Depremden etkilenen on binlerce yurttaş, üçüncü yılın sonunda hâlâ konteyner kentlerde yaşamaktadır. Başlangıçta "geçici çözüm" olarak sunulan bu alanlar, zaman içinde kalıcı bir yaşam biçimine dönüşmüş; belirsizlik ve güvencesizlik gündelik hayatın parçası hâline gelmiştir.
"Üç yıldır geçiciyiz. Çocuklarım büyüdü ama hâlâ konteynerdeyiz." (Evrensel, 2025)
"Konteynerde yaşamaya alışılmaz. Sadece katlanılır." (Evrensel, 2025)
Barınma, kuşkusuz acil ve vazgeçilmez bir temel ihtiyaçtır. Ancak sürecin yalnızca konut sayıları ve teslim takvimleri üzerinden ele alınması kaçınılmaz olarak yıkımın toplumsal etkilerini, yas süreçlerini ve adalet talebini görünmez kılmaktadır. Bu yaklaşım, deprem sonrası gerçekliği büyük ölçüde maddi üretime indirgerken, kentin tarihsel süreklilik içinde bellek, toplumsal ilişkiler ve gündelik pratikler aracılığıyla kurulan boyutlarını görünmez kılmaktadır. Depremden etkilenen on binlerce yurttaş, üçüncü yılın sonunda hala konteyner kentlerde yaşamaktadır. Yeniden inşa, uzun erimli bir planlama sürecidir. Konteyner kentlerde bugün fiilen bir yaşam sürmekle birlikte, bu alanlar altyapı yetersizlikleri, çevresel riskler ve hizmetlere erişimdeki sınırlılıklar nedeniyle, belirsizlik ve güvencesizlik üreten geçici mekansal düzenlemeler olarak varlığını sürdürmektedir.
Geçici barınma alanlarını göz ardı etmeyen, bu alanlarda yaşayan toplulukların gündelik hayatta karşılaştıkları riskleri azaltmayı ve güvencesizlikleri gidermeyi hedefleyen, güvenli bir çevrede yaşamalarına olanak tanımayı kamusal bir sorumluluk olarak tanımlayan bir yaklaşımın, depremin üçüncü yılında da hayata geçirilmediği görülmektedir.
Bu noktada, kenti dirençli kılma hedefi, yapılı ve doğal çevre ile birlikte, bu çevrede yaşamını sürdüren toplumun sosyal, ekonomik ve kültürel dayanıklılığını güçlendiren bütüncül müdahalelerle mümkündür.
Gündelik Hayat Hâlâ Olağan Dışı
Deprem bölgesinde gündelik yaşam, barınma meselesinin ötesine geçen altyapı sorunlarıyla şekillenmeye devam etmektedir. Elektrik ve su kesintileri, tamamlanmamış ulaşım ağları ve kamusal hizmetlere erişimde yaşanan aksaklıklar, üç yılın sonunda dahi temel kentsel hakların güvence altına alınamadığını ortaya koymaktadır. Olağanüstü koşullar gündelik yaşamın süreklilik kazanan bir parçası hâline gelmiştir. Deprem bölgesinde sorunların barınma ile sınırlı olmadığı; özellikle çocuklar açısından depremin hâlâ sona ermediği sıkça vurgulanmaktadır:
"Çocuklar için deprem bitmedi. Her gün yıkıntıların arasından geçiyorlar." (DW Türkçe, 2025)
Bununla birlikte, kırsal ya da yarı kırsal bağlamda şekillenmiş; bahçe, hayvancılık ve güçlü komşuluk ilişkilerine dayalı yaşam biçimlerinin kent çeperlerinde konumlanan apartman bloklarına yönlendirilmesi, yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda toplumsal bir kopuşa işaret etmektedir. Süreç boyunca, yıkımın yalnızca konut ölçeğinde değil; gündelik hayat ve kolektif hafıza düzeyinde de gerçekleştiği büyük ölçüde göz ardı edilmiştir. Yeniden inşa sürecini "kalıcılık" ve "hız" söylemi etrafında daraltmak yerine; yaş gruplarına ve kırılganlık düzeylerine göre çeşitlenen planlama ve iyileşme faaliyetlerini içeren, hak temelli ve kapsayıcı bir çerçevede ele almak gerekmektedir.
Borçlandırılan İyileşme
Yeni konutlara geçiş süreci, birçok yurttaş için barınma güvencesinden çok yeni bir borçlanma ilişkisini beraberinde getirmiştir. Yeterli bilgilendirme yapılmadan ve ödeme gücü gözetilmeksizin yürütülen bu süreç, yeniden inşanın sosyal adalet boyutunu tartışmalı hâle getirmektedir. Depremzedelerin deneyimi bu durumu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır:
"Anahtar verdiler ama borçla verdiler." (DW Türkçe, 2025)
Barınma hakkının bir borç ilişkisine indirgenmesi, depremden etkilenen kesimlerin güvencesizliğini derinleştirirken; deprem riskinin kamusal bir sorumluluk olarak ele alınmaması, yaşananların bedelinin yurttaşlara devredilmesine yol açmaktadır. Bu tablo, kamu yararını ikincilleştiren ve sermaye odaklı mekân üretimini önceleyen işlevsiz bir planlama yaklaşımının sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Üç Yıl Sonra Hâlâ Aynı Soru
Üç yılın sonunda karşımızda duran temel soru değişmemiştir:
Deprem bölgesinde gerçekten güvenli, adil ve sürdürülebilir bir yaşam mı kurulmaktadır; yoksa sorunlar yalnızca ertelenmekte midir?
Sahadan gelen veriler ve yurttaş tanıklıkları; planlama, katılım, şeffaflık ve kamu yararı ilkelerinin yeniden inşa sürecinde yeterince gözetilmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Yeniden inşa süreci, teslim edilen konut sayılarıyla değil; yaşamın bütünlüklü olarak yeniden kurulup kurulamadığıyla değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak deprem bir doğa olayıdır; ancak bu ölçekteki yıkım, politik, mekânsal ve yönetsel kararların sonucudur. Üç yıl sonra hâlâ konteynerlerde yaşayan insanlar, altyapısız yerleşimler ve güvencesiz konutlar bize şunu hatırlatmaktadır:
Yeniden inşa, beton dökmekle değil; yaşamı yeniden kurmakla mümkündür.
Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi olarak; barınmanın yalnızca konuttan ibaret olmadığını, yeniden inşanın yalnızca beton üretimiyle sınırlanamayacağını ve iyileşmenin kendiliğinden değil bilinçli politikaların üretimiyle mümkün olacağını bir kez daha vurguluyoruz.
Kaynaklar
DW Türkçe. (2025). Deprem bölgesinde gündelik yaşam, barınma ve toplumsal etkiler üzerine haber ve saha röportajları.
Evrensel. (2025). Deprem sonrası konteyner yaşamı, borçlanma ve kamusal sorumluluklara ilişkin haber dosyaları.
TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi