17 Ağustos'un 27. Yılında: Deprem Gerçeği Karşısında Afet Üreten Kentleşme Düzeniyle Yüzleşmeliyiz
- Yayına Giriş Tarihi
- 17.08.2026
- Güncellenme Zamanı
- 15.09.2026
- Yayınlayan Birim
- MERKEZ
- Görüntüleme
- 18
17 Ağustos'un 27. Yılında: Deprem Gerçeği Karşısında Afet Üreten Kentleşme Düzeniyle Yüzleşmeliyiz
1999 Marmara depremlerinden bugüne; önlenebilir ihmaller karşısındaki toplumsal sorumluluğumuzu bir kez daha hatırlayarak, yaşamını yitiren yurttaşlarımızı saygıyla anıyoruz…
TMMOB Şehir Plancıları Odası
17 Ağustos 1999'un üzerinden 27 yıl geçti; bu süreçte deprem yönetmeliği yenilendi, yapı denetim sistemi kuruldu, afet yönetimi yeniden yapılandırıldı, kentsel dönüşüme ilişkin çok sayıda düzenleme yapıldı.
Ancak sonrasında yaşadığımız tüm depremler ve özellikle 6 Şubat 2023 depremleri, bütün bu adımlara rağmen kentlerimizin güvenli olmadığını, afete meyilli olmayı sürdürdüğünü gösteriyor. Çünkü deprem bir doğa olayıdır; afet ise onun karşısında yaşam alanlarımızın hazırlıksız olmasıdır. Depremi durduramayız, ancak afeti üreten kentleşme biçimini değiştirebiliriz.
Afet gündemi her sarsıntıda veya yıl dönümünde yeniden açılıyor, kısa süre sonra yeniden kapanıyor. 27 yıl sonra hala bunu tartışıyoruz: Riskleri ve yapılması gerekenleri bildiğimiz halde neden hala kentlerimizi güvenli hale getiremiyoruz?
Sorun artık bilgi eksikliği değildir. Neyin, nerede, nasıl yapılması gerektiği yıllardır bilinmektedir. Sorun, bilinenin karar ve uygulama süreçlerinde karşılık bulmaması; kentleşme gündeminde imar rantı yerine insan yaşamının öncelenmemesidir.
Afet riskini azaltma yöntemleri önceliklendirilebilir. Önce nerede yapılaşılacağına karar verilir: zemin koşulları, fay hatları, taşkın ve heyelan alanları, altyapı kapasitesi. Sonra hangi yoğunlukta yapılaşılacağı: nüfus, kat adedi, ulaşım sürekliliği, açık ve kamusal alanlar ve sonunda tek tek yapıların nasıl inşa edileceği gelir.
Türkiye'de bu sıra tersine işlemektedir. Riski yalnızca yapı ölçeğinde tartışıyor, kararın verildiği asıl aşamayı yani planlamayı konuşmuyoruz.
Deprem gerçeğiyle yaşayan ülkeler risk yönetimini kurumsallaştırmıştır.
- Tokyo, kentin tüm mahallelerini yapı yıkılma riski, yangın riski ve bunların bileşik riski açısından derecelendiren bir risk ölçüm çalışmasını onlarca yıldır düzenli aralıklarla yineler ve sonuçlarını kamuya açık biçimde yayımlar; en yüksek riskli yoğun dokular ayrı programlarla ele alınır.
- Kaliforniya, 1972'den bu yana aktif fay hatlarını haritalayarak bu kuşaklarda insan barınmasına yönelik yapı yapılmasını yasaklar; sıvılaşma ve heyelan riski taşıyan alanlarda ise yapı izni öncesinde zemin incelemesi zorunludur. Dahası, bir taşınmazın bu kuşaklar içinde kalıp kalmadığı satış sırasında alıcıya bildirilmek zorundadır.
- İtalya, yapılara enerji kimlik belgesine benzer biçimde A+'dan G'ye uzanan bir sismik risk sınıfı tanımlamıştır; riski azaltan müdahaleler bu sınıfın yükselmesiyle ölçülür ve kamusal destekle ilişkilendirilir.
Bu örneklerin ortak yanı şudur: risk bilgisi mekânsaldır, kamuya açıktır ve karar süreçlerinde bağlayıcıdır.
Bunun nedenlerinden biri de planlamanın risk azaltmanın aracı olmaktan çıkarılmasıdır. Plan yapma yetkisi çok sayıda kuruma dağıtılmış, plan bütünlüğü ve hiyerarşisi fiilen ortadan kalkmıştır. İmar planlarımız hâlâ risk azaltma amaçlı sakınım planları olarak kurgulanmamaktadır.
Zemin ve mikrobölgeleme etütleri üretilmekte, ancak imar planı kararlarına bağlayıcı biçimde işlenmemektedir. Kentsel dönüşüm ise ya mega projelere alan oluşturmuş ya da parsel ölçeğine sıkışmıştır. Rezerv yapı alanı uygulamaları, risk azaltma gerekçesiyle yeni yapılaşma alanları açmanın aracına dönüşmüştür. Oysa dönüşümün amacı daha fazla yapılaşma değil, kenti bütüncül biçimde ele alarak riski azaltmak olmalıdır.
Planlama risk azaltma aracı olmaktan çıkarılırken yapı denetimi de piyasa mekanizmasına terk edilmiştir. 1999'un hemen ardından kurulan yapı denetim sistemi kamusal bir mekanizma olarak değil, ticari bir ilişki olarak kurgulanmış; denetleyenin denetlenene bağımlı olduğu bir yapı ortaya çıkmıştır. Meslek odalarının yasayla tanınmış yetkileri dışlanmış, yapıların kullanım süreci ise baştan itibaren denetim dışında bırakılmıştır.
Yapılaşma süreçleri kontrolsüz kaldı. Yapı kullanım süreçleri denetimsiz kaldı. Böyle ortaya çıkan riskler imar aflarıyla meşrulaştırıldı. Meşrulaştırma tekrarlandıkça normalleşti. Bunun ne kadar hayati bir risk taşıdığını, onca uyarıya ve mücadeleye rağmen, yıkımların izinde gördük.
Biliyoruz ki riskin kaynağı artık tek başına yapının yaşı değildir. Yapılaşmaya nasıl karar verildiği, yapının nasıl üretildiği ve nasıl kullanıldığı, ne zaman yapıldığı kadar belirleyicidir: denetimsiz üretim, sonradan yapılan taşıyıcı sistem müdahaleleri, kullanım ve işlev değişiklikleri, kat ve yoğunluk artışları…
Bunların hepsi 1999 sonrasında üretilmiş yapılar için de geçerlidir ve 6 Şubat 2023'te bunu acı biçimde gördük. Risk yalnızca geçmişten devralınmıyor; bugün de üretilmeye devam ediyor. Oysa hiçbiri öngörülemez değildi; hepsi önlenebilirdi.
Planlama yalnızca depremden önce değil, depremden sonra da belirleyicidir. 6 Şubat'ın ardından kentler yeniden kurulurken hak sahipliği, kiracıların durumu, yerinde barınma ve kentle bağın korunması çoğu zaman ikinci planda kaldı.
Yeniden inşa, konut teslim etmekten ibaret değildir; yerleşmenin bütününü ve kentlisiyle bağını gözeten bir planlama işidir.
Şehir Plancıları Odası olarak çağrımız nettir: Planlama kararları bilimsel verilere ve kamu yararına dayanmalı, imar planları risk azaltma amaçlı sakınım planları olarak kurgulanmalı, zemin koşulları plan kararlarında bağlayıcı olmalıdır.
İmar affı bir daha gündeme getirilmemeli; yapı denetimi kamusal niteliğine kavuşturulmalı ve kullanım süreçleri de denetlenmeli; kentsel dönüşüm yapılaşma artışının değil risk azaltmanın aracı olmalı; kentsel ve kırsal risk envanterleri oluşturularak müdahale planlarına dönüştürülmeli, bilgi ve süreç kamuya açık olmalıdır.
Kamu adına karar alanlar ise kararlarını rant değil risk üzerine kurmalı, verdikleri kararların sonuçlarını üstlenmeli ve yaşamı korumayı/öncelemeyi geciktirilemez bir yükümlülük olarak görmelidir.
Deprem gerçeği karşısında afet üreten kentleşme düzeniyle yüzleşmeli ve bu düzeni değiştirmeliyiz. Marmara'daki fay hattının ürettiği tehlike ve milyonlarca insanın yaşadığı İstanbul başta olmak üzere kentlerimizin bugünkü durumu ortadadır; kaybedecek 27 yılımız daha yok.
Yeni bir depremin ardından yeniden önlenebilir ihmalleri konuşmak istemiyoruz. Güvenli kentler için bilime ve tekniğe dayalı, kamusal yararı ve yaşamı önceleyen planlama, idari sorumluluk, bağlayıcı kararlar, kamusal denetim, kamuya açık paylaşım ve hesap verebilirlik artık ertelenemez.