TÜRK MÜHENDİS VE MİMAR ODALARI BİRLİĞİ
ANA SAYFA BİZE ULAŞIN BAĞLANTILAR SİTE HARİTASI

07 ARALIK 2021 SALI  

HAKKIMIZDA MEVZUAT YAYINLAR KOMİSYONLAR TUPOB KOLOKYUM
ADANA  ANKARA  ANTALYA  BURSA  DİYARBAKIR  İSTANBUL  İZMİR  KAYSERİ  KONYA  MUĞLA  SAMSUN  TRABZON
SPOBİS ÜYE GİRİŞİ SPOBİS PERSONEL GİRİŞİ

GENEL MERKEZ 

 
 
b_haber_bulteni.gif, 3,9kB
b_haber_bulteni.gif, 3,9kB
b_haber_bulteni.gif, 3,9kB

      17 AĞUSTOS DEPREM RAPORU

RAPOR

Yayına Giriş Tarihi: 27.10.1999
Güncellenme Zamanı: 17.10.2008 17:24:12
Yayınlayan Birim: GENEL MERKEZ

 

 
TMMOB ŞEHİR PLANCILARI ODASI
GÖLCÜK DEPREMİ RAPORU
27.10.1999
 

İÇİNDEKİLER

DEPREM SONRASI BÜYÜK YIKIMIN TARİHSEL SÜREÇ; POLİTİKALAR VE ÜST ÖLÇEKLİ PLANLAMA AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
DEPREM BÖLGESİNİN YERLEŞİM KARARLARI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
HATALAR ZİNCİRİ
UNUTULAN BÖLGE PLANLAMA
TEŞHİSTE VE TEDAVİDE HATA
DENETİM
KIYILAR VE ÇEVRE
TESBİTLERDEKİ YANLIŞLIKLAR, HATALI YER SEÇİMLERİ
ÇADIRLI YAŞAM ALANLARI (ÇADIRKENTLER)
PREFABRİK, GEÇİCİ YERLEŞİMLER
YENİDEN İSKAN VE KONUT SORUNU
YAPILMASI GEREKENLER, ÖNERİLERİMİZ


DEPREM SONRASI BÜYÜK YIKIMIN TARİHSEL SÜREÇ; POLİTİKALAR VE ÜST ÖLÇEKLİ PLANLAMA AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ:

· Depremler genellikle gerçekleşmesi beklenen, yerleri ve büyüklükleri bir ölçüde önceden kestirilebilen ve yapı ölçeğinde önlem alınabilecek doğa olaylarındandır. Bu nedenle afet olarak düşünülmemelidir. Depremi afet haline dönüştüren, can ve mal kayıplarına yol açan ise insanların yapmış olduğu yanlış uygulamalar ve tedbirsizliklerdir. Bölgedeki temel Jeolojik ve Jeofizik verilerin uzun yıllardır biliniyor olmasına rağmen alınmayan tedbirler felaketin nedenidir.

· Kentlerin yer seçimi kararlarının tamamen üst plan kararları ve ülkesel politikalar ile belirlenmesi gerekirken, kararlar rantın ve karın maksimize edilmesi amacına yönelik olarak rantı yönlendirenler tarafından verilmektedir. Kentsel ranttan en çok oranda yararlanma amaçlı kentsel yerleşme kararları ile sadece yatırımcının karını temel ölçüt alan sanayi yer seçim kararları, ne fay hattı ne deprem riski ne sel baskını ne de tarım toprağı dinlememektedir. Doğu Marmara Bölgesi bu ilişkinin en yoğun yaşandığı, en bariz örneği oluşturmaktadır.

· Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ankara örneği ile bir ölçüde başarılı olunan, amaca uygun yeni bir kent oluşturulmasının bir başka örneği geçen 75 yıl içinde tekrarlanamamıştır. Geçen yıllar ve özellikle son 50 yılda ortaya çıkan gelişmeler, ülkede planlamanın önemini giderek yitirdiği ve sadece sermayenin tercihleri ve çıkarları doğrultusunda yerleşme, yoğunlaşma, yığılma süreci yaşandığı göstermektedir. Oysa, İstanbul ve Doğu Marmara Bölgesi'nde geçmişte ve bugün yaşanan ve gelecekte de yaşanacak bu tür sorunların (felaketlerin) temelinde plansızlık yatmaktadır. Tarihimizdeki doğru örnekler görmezden gelinip, yanlışlıklar sürekli tekrarlanılıp, düzeltmek için ciddi ve esaslı hiçbir çaba da bulunulmuyor. · Üst ölçekli plan kararlarının üretilmesi ise yine Cumhuriyetin ilk yıllarında başlamış bu kapsamda 1924 yılında demiryolu programı, 1934'de sanayi sektörünün gelişmesini amaçlayan 16 fabrikanın kuruluş programı ve 1938‘de liman, enerji ve maden işletmelerine önem veren plan örnek olarak sayılabilir. Bu son iki program ile ülke yüzeyinde doğudaki kalkınmamış yörelere önem veren bir yerleşme politikası güdülmüş ve bu arada bir çok fabrikalar gerçekleşmiş, Sümerbank ve Etibank gibi kamu kuruluşlarının oluşumu sağlanmıştır.

· Gerçek anlamda bölge planı üretme çabalarına 1960'lı yıllarda başlanmış ve Deprem bölgesinin de içinde yer aldığı Marmara Bölgesi Projesi 1960 yılı Eylül ayında İstanbul belediyesinde kurulan bir büroda başlanmıştır. Marmara bölgesi Doğu, Batı ve Güneybatı Marmara olarak üç bölüme ayrılmış ve ilk olarak Doğu Marmara Bölgesi çalışmasına başlanmıştır. Proje kapsamına İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Bursa ve daha sonra Bilecik alınmıştır. 1963 yılında tamamlanıp Doğu Marmara Bölgesi Ön Raporu adı ile basılan çalışmanın getirdiği öneriler ilgili bakanlığın ve devlet planlama teşkilatının olumsuz tutumları nedeniyle, sonuç verici bir düzeye kavuşturulamamıştır. Doğu Marmara alt bölgesi planı 1967'de, yeni verilere göre Bursa'yı ve Bilecik'i de kapsamına alarak revize edildi. Rapor aynı ilgisizlikle karşılanmış bu kez raporun basımı bile gerçekleştirilmemiştir. Zaman zaman değişik bölgelere ilişkin ortaya çıkan akılcı çalışma örnekleri ve uzmanların yoğun emekleri değerlendirilmemiş, hatta dönemin yöneticileri tarafından baltalanmıştır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında başlayan üst ölçekli planlama çabalarının yerini parçacı planlama ve plansızlık almıştır. Günümüze gelindiğinde deprem, sel ve benzeri doğa olaylarından sonra ortaya çıkan felaketler tamamen yöneticilerin planlamaya karşı tavırlarının bir sonucudur.

· 1962 yılında kurulan DPT Müsteşarlığında bulunan "Bölge Planlama Dairesi"nin amacı kalkınma planlarının bölge planlarıyla desteklenmesiydi. 1960'lı yıllarda, bugünkü İstanbul-İzmit-Sapanca Metropoliten Bölgesi'nde yığılan sanayinin bölgede ve bölge dışında dağıtılması amaçlanmıştı. Siyasiler tarafından bölge planlama ‘bölgecilik/ayrımcılık' olarak algılandı ve Bölge Planlama Dairesi kapatıldı. 1970'li yıllardan itibaren, özel sektör yatırımlarının nerelerde olacağı konusunda hemen hiçbir kural getirilmezken, büyük kamu yatırımları konusunda da partisi içinde güçlü milletvekillerinin kulisleri etkili oldu. 1980'li yıllardan itibaren de, büyükşehir belediyelerinin oluşumu ve yeni imar yasası ile birlikte, bölge planlama kavramı hepten unutulup, ‘yarışan kentler' gibi yeni bakış açıları yaygınlık kazandı. Ekonominin ihracata ve yabancı sermayeye yönelik hale getirilmiş olmasıyla da paralel olarak, ‘güçlü belediyeler' doğrudan uluslararası piyasalarla ilişki kurdu ve kendi kentine yatırım çekmeye başladı. Dolayısıyla, teorik olarak bölge planlama faaliyeti olan sermaye yatırımlarının bölgeler bazındaki dağılımı, belediyeler arasındaki bir ‘reklam/tanıtım' faaliyeti haline dönüştü. 1996 yılında İstanbul'da yapılan Habitat II ‘İnsan Yerleşimleri' Konferansının resmi dokümanlarında da bu ‘yarışan kentler' yaklaşımı planlama kavramının karşıtı küreselleşme tezlerinin bir uzantısı olarak kayıt altına alındı.

· Cumhuriyet'in ilk yıllarında kalkınma ve düzenli gelişme amaçlı bir plan ve programla oluşturulan ‘Sanayi Yeri Seçimi' kararlarının yerini, son kırk yılda sermayenin istediği yerde istediğini yapmasına olanak sağlayan ‘rant ilişkileri' almıştır. Devlet eliyle yapılan parçacı planlama çalışmalarının hiçbir üst ölçekli dayanağının olmaması nedeniyle çoğu durumda plan bütünlüğü aranmaksızın her kent ve kasabada (bazılarında birden fazla) Organize Sanayi Bölgeleri kurulmaya başlanmıştır. Bu ve benzeri örnekler ise, ‘her kentte her şey olabilir', ‘her yerde her şey yapılabilir' gibi bir ulusal plansızlık politikasının hakimiyetini kurmuştur. Kentlerimizin tarihleri, doğal özellikleri ve farklılık gösteren tüm karakterleri gözardı edilerek, bütün kentlerin geliştirilmesi adı altında (sınırsız büyümesi ve genişlemesi) hedeflenmiş, her yerleşim için sanayi alanlarının plansız ve programsız biçimde oluşturulması yolu seçilmiştir. Kentler ve onların tarihi, doğal, turistik ve kültürel bütün özellikleri, varlıkları bu kontrolsüz büyüme ve rant baskısı altında yok edilmiştir.

· Türkiye'nin sanayileşme politikası, ‘ne pahasına olursa olsun sanayileşme' şeklinde özetlenebilir. Ve bunun pahası da depremde ölen ve kaybolan 30.000'i aşkın yurttaşımız, 50.000'i aşkın yaralı, on binlerce sakat, on binlerce yetim, öksüz, acılı anne baba, ve yüz binlerce evsiz ve işsiz. Ve gerçek anlamda kestirilemeyen milyarlarca dolarlık bir bedel...

· Devlet, yerli ve yabancı sanayi yatırımları için son 30 yıldır hemen hiçbir kural getirmedi. Bunların yer seçiminde Devletin teknik, ekonomik, sosyal ve şehircilik öncelikleri aranmadı. Buna örnek olarak, Doğu ve İç Anadolu'da ‘kalkınmada öncelikli yöreler' ilan edildiği halde, birinci sınıf tarım arazileri ve ülkenin en verimli ovaları sanayi yatırımlarına mekan oldu. Bugün ülkenin farklı bölgelerinde olması gerektiği halde İstanbul-İzmit-Sapanca metropoliten alanında Sakarya Ovası'nda, Bursa Ovası'nda, İzmir Kemalpaşa Ovası'nda yer seçmiş, yoğunlaşmış sanayiler vardır. Bunların yeniden yer seçimi için de herhangi bir politika, planlama çalışması hiçbir şekilde gündeme gelmemektedir. Tamamı 1. Derece deprem bölgesi olan bu alanlarda sanayi tesisi sayısı hızla artmaktadır.

· Kentleşme konusunda politikasızlık politikası da diyebileceğimiz bir yaklaşım egemendir. Kentler aşırı nüfus yığılması sorunu ile karşı karşıyadırlar. Sınırsız bir büyümeyi, yığılmayı önleyecek hiçbir ulusal politika ve plan geliştirilmemiştir. Aksine bunu kolaylaştırıcı ve teşvik edici yatırım ve politikalar sürdürülmüştür. Bu nüfus baskısı altındaki kentlerin büyümesi ve planlanması konusunda da hiçbir ulusal yöntem, yaklaşım ve plan geliştirilmemiş, sınırsız bir şekilde her yere ve her yöne yayılmaya seyirci kalınmış, hatta teşvik edilmiştir. Bunun sonucu da bir yağlekesi gibi ve ulaşım aksları boyunca sanayi alanları ile birlikte kontrolsüzce büyüyen kentsel dokular oluşmuştur. Depremle oluşan can ve mal kaybının, hasarın bu denli büyük olmasında bu temel sorun, bu politika yatmaktadır. Aslında suçlu yani, deprem denen doğa hareketini felakete dönüştüren suçlu ve suçlular bellidir. Bu politikalarda bir değişiklik olduğuna, olacağına ilişkin herhangi bir işaret olmadığına göre; yeni felaketlerin kapıda beklediğini, hiç bir ders çıkarılmadığını söylemek yanlış olmaz.


DEPREM BÖLGESİNİN YERLEŞİM KARARLARI AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ:

· Birinci sınıf sulu tarım alanlarında hiçbir yapılaşma olamayacağına dair yönetmelikler kamuoyu ve uluslararası hukuk baskısı sonucu devlet eliyle hazırlanırken yine bu yönetmeliğe aykırı düzenlemeler ve yapılaşmalar devlet eliyle yapılagelmiş ve desteklenmiştir. Yargının müdahalesinden çekinilen durumlarda yönetmelikler sulandırılmış ve değişikliğe uğratılmıştır. Bunun sonunda gelinen noktada oluşan baskılar, uluslararası sermayenin önünü açma bahanesiyle Tahkim yasasının hazırlanması ve TBMM'den geçmesini sağlamıştır.

· Deprem bölgesi içinde kalan ve sanayi, konut yerleşmeleri için ‘planlanan', yerleşime açılan (Sakarya Ovası, Bursa Ovası, Yalova vb.) 1. sınıf tarım alanları bu yasa ve yönetmeliklerin gerek ilgili Bakanlıklar, Valilikler ve Belediyeler tarafından yok sayılmasının sonsuz ve sınırsız örnekleriyle doludur.

· Deprem bölgesinde en çok yıkımın yaşandığı bölgeler ikinci konut alanları oldu. Bu bölgelerdeki yapılaşmaların temelini oluşturan "ikinci konut" kavramının yasaya, yönetmeliklere girmesini sağlayan ve her yerde her şekilde yapılabilmesinin yolunu açan Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, bu yanlış gelişmelerin ve sonuçların da sorumlusudur.

· Kentlerin gereksinimleri olan alanların dışında, tüm sahil boyunca körfez çevresinde kesintisiz yığılma dokusunu ortaya çıkaran bu yanlış yapılaşmaların engellenmesi görevini yerine getirmeyen ve bölgeye ilişkin Çevre Düzeni Planlarını yapmayan, yapılmış olanı yenilemeyen, eski planın uygulamasını sağlamayan ve yağmaya kolaylık sağlayacak biçimde yürürlükten kaldıran Bayındırlık ve İskan Bakanlığı görevini ihmal ve yetkisini kötüye kullanma suçunu da işlemiştir.

· Yıllardır üst ölçekli planlama çalışmalarının önünün açılması ve planlamanın bilimsel temelde ele alınması, konuyla ilgili tüm uzmanların ve örgütlerin talebiyken, bu taleplere, hiçbir planlama çalışmasında yer almayan uygulamalar ve lokal müdahalelerle yanıt veren hükümetler, Körfez Köprülü Geçişi ile Otoyollar konusunda yine benzeri şekilde davranmıştır. Deprem olmasa belki de yapımına başlanmış olacak olan Körfez Geçişinin de şehircilik ve yer bilimleri açısından hiçbir bilimsel ve teknik araştırma ve etüd çalışması yapılmadan bir çok veriyi göz ardı ederek inşaat aşamasına geldiği ortaya çıkmıştır. Harekete geçme olasılığından ve deprem beklentisinden yıllardır söz edilen bir bölgede böyle önemli bir yapım kararının, ortaya çıkaracağı sorunlar ve bölgeye getireceği yeni yükler hesaba katılmadan, tamamen politikacılar tarafından veriliyor olması, benzer bir çok karar gibi üzerinde düşünülmesini gerektirmektedir.

· Alınması gerektiği halde bugüne kadar alınmayan veya yanlış alındığı için felaketlere yol açan, nüfus yığılmalarının da nedeni olan kararlar, sanki yerel yönetimler tarafından geciktirilmiş ve yanlış alınmış gibi, deprem sonrasında yapılan ilk müdahale, söz konusu yerel yönetimlerin var olan yetkilerinin de merkezi yönetime alınması olmuştur. Ortaya çıkan durumda asıl suç, yerel yönetimlerin aldığı yanlış kararlar değildir. Buralarda işlenen suçlar ikinci dereceden etkiliyken, asıl suç gerekli düzenlemeleri zamanında yapmayan ve elindeki yetkileri yanlış ve yerel yönetimlere kötü örnek olacak biçimde kullanan, merkezi yönetimlerindir. Deprem sonrasında alınması gereken bir yetki söz konusu ise Bayındırlık ve İskan Bakanlığının yetkileri bu konuda ilk sırada gelmektedir.

· Yer seçimi kararlarının bilimsel araştırmalar ve yerbilimi açısından etüt çalışmalarından çok, arazi mülkiyeti ve diğer etmenlerin etkisi altında veriliyor olması nedeniyle kentler yapılaşmaya hiç uygun olmayan zeminler üzerinde, tarım alanlarında, ormanlık alanlarda, kıyı alanlarında gelişmelerini sürdürmektedirler. Kent makroformlarını biçimlendiren kararları bilim değil rant vermektedir.

· 3194 sayılı İmar Kanununda, Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca yapılması ve onanması hüküm altına alınan 1/25000 ölçekli çevre düzeni planları DPT'nin yapması gereken bölge planlarının alt ölçeğidir. Planlama kademesi içinde bölge planları yapılmayınca, Bayındırlık ve İskan Bakanlığının yapıp onadığı çevre düzeni planları da, devletin yatırım ve çevre politikalarını yansıtmaktan öte, yatırımcının talepleri tarafından biçimlendirilmiştir. Bunun sonucunda, kıyılarımızın içinde bulunduğu aşırı yapılaşma ve İstanbul-İzmit-Sapanca metropoliten alanında da hiçbir kritere dayanmadan yer seçen sanayi tesisleri gibi kötü örnekler ortaya çıkmıştır.

· Kamunun ve özel sektörün bütün yer seçim kararları (üniversiteler, fabrikalar vb. büyük arazi gerektiren yatırımları) kullanımı ve toprak kabiliyeti ne olursa olsun kamu mülkiyetindeki (hazine arazileri, meralar, ormanlar ve tarım alanları gibi) araziler seçilerek verilmekte, hiç bir bilimsel ölçüt kullanılmamakta ve kentleşme sorunları, doğal çevrenin korunması gibi kavramlar gözardı edilmektedir.

· Bu yaklaşım, depremden hiçbir ders çıkarılmadığının bir göstergesi olarak şu anda bütün geçici yerleşim yerleri ve kalıcı yerleşim alanlarının yer seçiminde de etkindir. Neredeyse tüm yer seçimleri aynı mantıkla yapılmaktadır. Doğru ve yerinde tek bir yer seçim kararı görmek neredeyse mümkün değildir.

· Sanayi yer seçiminin yatırımcı öncelikleri tarafından fiilen belirlendiği ülkemizde, devletin konut alanında da ihtiyaca yönelik bir politika geliştirdiğini söyleme imkanı yok. Bu alanda da, 1970'li yıllardan itibaren ‘yap-sat' denilen küçük/orta inşaat yapımcılığı egemen oldu. 1980'li yıllardan itibaren de, ekonominin içinde bulunduğu bunalımdan çıkış reçetesi olarak ve istihdam yaratma amacı için toplu konut uygulamalarına hız verildi. Bu dönemden itibaren büyük inşaat firmaları sektörde yatırım yapmaya başladı. Nitekim, ülke ekonomisi içinde inşaat sektörü bu yıllarda % 40 oranında bir ağırlık tuttu.

· Toplu konut uygulamalarında asıl amaç ‘ucuz konut' üretmek ve toplumun orta-alt gelir gruplarına konut edindirmek olmalıydı. Oysa, ucuz toplu konut kredileri yalnızca 1984 ve 1985 yıllarında dağıtıldı. Ekonominin canlanması hedefi sağlanmış olmalı ki, bu uygulamadan hemen vazgeçildi.

· Bu yıllardan itibaren Toplu Konut Fonundan faydalanan kooperatif ve belediyelerin ürettiği konutların orta-alt gelir gruplarına yönelik olması ihtimali kalmadı. Amacı, yine bu kesimlere konut üretmek olan Emlak Bankası da orta-üst gelir gruplarını hedefledi, lüks konutlar üretti. Sonuçta, orta-alt gelir gruplarını kavrayan bir konut politikasının ve uygulamasının olmaması, bu kesimleri kendi sorunlarını kendilerinin çözmesine yöneltti.

· Ortaya çıkan manzara, İstanbul-İzmit-Sapanca gibi dünya ölçeğinde bir metropoliten bölgede, devasa sanayi komplekslerinin yanı başında türeyen derme çatma konut bölgeleri oldu. Bu konutlar, (devletin hiçbir destekleyici politikası olmadığı için) piyasa koşullarında ucuz ve çok katlı konutun nasıl olabileceğine örnek teşkil ettiler.

· Planlama açısından alınabilecek temel önlemlerden biri, şehir planlamanın evrensel normlarına aykırı olarak İmar Kanunu ve Yönetmeliklerinde bulunan ‘mevzii plan' uygulamasının terk edilmesidir. Sözde ‘mevzii imar planları' parsel bazında yapılmaktadır ve plan bütünlüğünü ve disiplinini bozmaktadır. Yalova'daki pekçok kooperatif konut alanının bu şekilde ‘planlandığı' bilinmektedir. Yalnızca konut alanları değil, dışsal etkileri olan sanayi alanlarının da büyük çoğunluğu parsel bazında ‘mevzii' plan kararlarıyla yer seçmiştir.

· Plan adı altında, yasal çerçeveye uydurulmuş birçok bilimdışı uygulama vardır. Geri ve bilimdışı ‘İmar Yasası' içindeki bazı sınırlayıcı önlemler dahi pratikte hiçe sayılmış, yasadışı uygulamalara açıkça göz yumulmuştur. Bayındırlık İskan Bakanlığı ve İller Bankası arşivi bu türden binlerce örnekle doludur.

· Kent planlama bilimi ile ilgisi olmayan "imarcılık" zihniyeti ile sadece arazi ve arsa sahiplerinin beklentileri doğrultusunda kentler şekillendirilmiş, doğal varlıklar ve tarım alanları hızla yapılaşmaya açılmıştır.

· Planlar, kentsel arsa rantlarının yağmasından başka amaç taşımayan yüzlerce, binlerce yasadışı değişiklikle ve yoğunluk (kat) artışlarıyla ve de ‘mevzi plan'larla bozulmuştur. · Plan yapma ve değiştirme yetkisi, yönetmeliği düzenleyen Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nın çıkarcı ve faydacı yaklaşımıyla, bilgisiz, eğitimsiz ve diplomasız kişilere de verilmiş, bakanlık bürokratlarının emeklilik sonrası geçim garantisi olarak düşünülmüştür.

· Yapılan binlerce plan değişikliği de yasal olarak gerekli olan yetkili (imar planı yapımı yeterlik belgeli) bir plancı imzası bulunmadığı halde belediye meclisi kararları ile yürürlüğe girmiştir. İçişleri Bakanlığı ve Bayındırlık Bakanlığı yasadışı plan değişikliklerine göz yummuştur.


HATALAR ZİNCİRİ:

· Bölgedeki yapılaşmalar, yoğunlaşmalar ve nüfus yığılmaları ile deprem sonrası ortaya çıkan felaket, bir suç zincirinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Suç zincirinin ilk halkası; yasama yetkisini elinde bulunduran ancak gerekli yasal düzenlemeleri yapmayan ya da baskı guruplarının istekleri doğrultusunda düzenlemelere imza atan TBMM'de görev yapan Vekiller. İkinci halkayı yapılan yanlış düzenlemeleri, kamuoyunda yarattığı tepkilere rağmen onaylayarak geçerliliğini sağlayan Cumhurbaşkanları oluşturmaktadır. Zincirin üçüncü halkası; eline geçirdiği hükümet etme yetkisini kentlerin, doğanın ve yaşayanların aleyhine kullanan politikacıları göstermektedir. Dördüncü halka; bazen sanayici bazen turizmci ve bazen emlakçi kimliğiyle gördüğümüz sermaye ve güç odakları'nı temsil etmektedir. Daha sonraki halkalar ise sırasıyla; Sahip olduğu yetkileri yerinde ve zamanında, kentler ve kamudan yana kullanmayan Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ve Yetki paylaşımı (pay kapma yarışı) derdine düşen ilgili diğer bakanlıklar, Bakanlıklarda ve ilgili kurumlarda görev yaptıkları makamları, mesleklerinden önde tutan Bürokratlar ve Teknokratlar, Kendilerine verilen yetkiyi, anlamaya, kavramaya çalışmadan popülist amaçlarla kullanma meraklısı olan Yerel Yöneticiler, Alınmış yanlış kararlara, uygun ya da aykırı yapımını üstlendikleri yapıları daha fazla kar amacıyla depreme karşı dayanıksız üretmeyi yetenek sayan müteahhitler ve yap-sat sistemi, Ve zincirin son halkası, Eğitim fukarası üniversitelerin ürünleri olarak sayıları her geçen gün artan bilgisiz, bilinçsiz ve mesleki etikten bihaber teknik elemanlar (Plancılar, Mühendisler, Mimarlar) dır.


UNUTULAN BÖLGE PLANLAMA:

· İşlevsel olarak, şehir planlama biliminin evrensel kriterlerine göre, İstanbul'dan başlayıp Sapanca'ya kadar olan bölge tek bir metropoliten bölge olduğu halde, yerel yönetim mevzuatı bu gerçeği görmezden gelmektedir. Bu bölgede, birbirini doğrudan etkileyen işyeri, konut, ulaşım, altyapı kararları onlarca farklı belediye yönetimi tarafından bağımsız olarak alınmakta ve uygulanmaktadır.

· 3030 Sayılı Büyükşehir Belediyelerinin Yönetimi Hakkında Kanun ve 1580 Sayılı Belediyeler Kanunu, bilimsel doğrulara göre değil, günlük parti politikalarına göre işletilmiştir. Sonuçta, bir belediyenin sınırları içinde yer alan sanayi tesisinin yarattığı konut gereksinimi başka bir belediyenin sorumluluk alanında karşılanabilmektedir. Metropoliten bölge ölçeğinde bütüncül bir planlama çalışması yapılamamıştır. Böyle bir sorumsuz ve parçalı bir belediye yönetimleri yapısının işlerlik kazandığı bir ortamda, bu çapta bir metropoliten bölgenin gelişme kararlarını birkaç bin nüfuslu bir belde belediyesi bile verebilmiştir.


TEŞHİSTE VE TEDAVİDE HATA:

· 17 Ağustos depreminden sonra kamuoyunca yerleşik kentleşme ve planlama tarzı sorgulanmaya başlandı. Bu ileri bir gelişmedir. Ancak, depremden bir süre önce Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca ODTÜ Deprem Araştırma Merkezine hazırlattırılan "afet imar planlaması" ile ilgili mevzuat ve kurumsal yapı önerilerinin yeniden TBMM gündemine getirilmesi yanlıştır. Bunun sebebi ise Türkiye'de şehir planlama pratiğinin zaten parçalı olmasıdır. Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, belediyeler, valilikler, Kültür Bakanlığı, Orman Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, GAP İdaresi, Toplu Konut İdaresi gibi kurumlar tarafından, birbirinden bağımsız olarak 25 ayrı kurumca planlama kararları üretilmektedirler. Yeni bir imar planlama türü geliştirmek yerine, yapılması gereken, imar planlarının muhtemel afetler karşısında duyarlı olmasını sağlamak olmalıdır. Bunun mevzuat olarak altyapısı mevcuttur. 7269 Sayılı Afetler Kanununda yapılacak kısmi değişiklik/ilaveler ve çıkarılacak yönetmelik, imar planlarında muhtemel afet etkilerinin en aza indirilmesi için gerekli önlemlerin alınmasına yeterli olacaktır. Zaten depremden sonra yapılan hasar tespitlerinde de görülmüştür ki, eksiklik mevzuattan kaynaklanmamaktadır. Örneğin, Bayındırlık ve İskan Bakanlığının 1998 yılında çıkarabildiği Deprem Yönetmeliği, uygulanması halinde, benzer depremlerde yapı bazında daha az hasar olması için yeterlidir.


DENETİM:

· İnşaat aşamasında yapıların teknik denetimi zorunluluktur. Bugünkü TUS (Teknik Uygulama Sorumluluğu) uygulamasının yeterli olmadığı ve doğru işlemediği bilinmektedir. Ancak, alternatif olarak getirilmek istenen "yapı sigorta sistemi" de amacına ulaşamayacaktır. Her şeyden önce, ‘denetim' görevinin kamu kurumları tarafından yapılması Anayasal bir zorunluluktur. Kamu, bu sorumluluktan kaçmamalıdır. Bunun için kamu yönetiminde ciddi bir reform yapmak gerektiği açıktır. Merkezi ve yerel yönetimler kamusal anlamda yapı denetimini yapacak teknik personel açısından güçlendirilmediği ve teknik elemanların siyasi ve bürokratik baskılardan korunmasını sağlayacak önlemler alınmadıkça, denetim sürecinin iyileştirilemeyeceğinin bilinmesi gerekir.

· Özel kesim tarafından projelendirilen ve yapılan yapıların denetlenmesi gereği, özel kesimin kar ve haksız menfeat sağlama güdüsüyle bilimsel, teknik ve yasal kurallara uymadığı kanaatinden yola çıkılarak ortaya konulmakta ve her nasılsa da denetim denen sürecin de yine bir özel kesim örgütlenmesiyle aşılacağı düşünülmektedir. Bu çelişkili "çözümün" Türkiye için bir çözüm olamayacağı görülmelidir.

· Buna ek olarak, sigorta sisteminin zorunlu olarak sektör üzerinde denetim işlevini yerine getirmeyebileceği, trafik sigorta sisteminden bilinmektedir. Kaldı ki, burada söz konusu olan afettir. Doğal afetlere karşı yurttaşlarını korumak devletin görevidir. "Parası olan kendini korusun" yaklaşımı, Anayasada karşılığı olan sosyal devlet ilkesiyle de uyuşmamaktadır.

· Doğal olayların felakete dönüşmesinde yasa, yönetmelik, kural ve denetimci eksikliğinin payı minimumdur. Sorun yasaların olmamasından değil uygulanmamasından kaynaklanmaktadır. Yeni yasa çıkarmak, cezaları artırmak gibi daha önce denenmiş (örneğin; Trafik Yasası) yöntemlere acelecilik içersinde yönelmenin anlamsızlığı ortadadır. Bu türden 10-15 yılda bir mevzuatı aceleyle yenileme çabaları, asıl sorunun ortaya çıkması ve tartışılmasının önlenmesinden başka bir işe yaramayacaktır.


KIYILAR VE ÇEVRE:

· 17 Ağustos Depremi, Türkiye'de Kıyı Kanunu'nun da işletilmediğini, sulandırıldığını göstermiştir. Gölcük, İzmit ve Yalova yasaya aykırı kıyı yapılaşmasına maruz kalmıştır. Kıyıların doldurulması suretiyle elde edilen alanlarda yasaya göre yapılabilecek yapı türleri bellidir. Söz konusu kentlerde ise, yasada karşılığı olmayan yapılar, ‘kıyı kenar çizgisi'nin yasaya ve doğal yapıya aykırı biçimde belirlenmesiyle kıyı alanlarında yapılmıştır.

· Kıyılar ve çevre konusundaki özensizlik ve yasadışılık hala sürmektedir. Bütün uyarılara hatta artık yapılmayacak yollu sözlere rağmen enkazların kıyılara dökülmesi ve kıyı doldurma çabaları ısrarla sürdürülmekte, gelecekteki yeni felaketlere davetiye çıkarılmaktadır.

· Gölcük'ten Yalova'ya kadar uzanan hatta deprem sonrası heyelan başlangıcı denebilecek ciddiye alınması gereken toprak hareketleri oluşmuştur. Geçici yerleşmeler ve kalıcı yeni yerleşme alanları yer seçiminde bu afet riski gözardı edilmiştir. Tehlike bu tür geçici ve yeni yerleşmelerin ötesinde var olan yerleşmeler (köyler) için de büyük bir risk faktörüdür. Bu çıplak gözle izlenebilen önemli heyelan riskine rağmen Değirmendere'de bir vadi bölgenin enkazının boşaltıldığı büyük bir merkeze dönüştürülmüştür. Hiçbir araştırma yapılmadan sürdürülen bu enkaz yığma, ‘yükleme' çalışması gelecekteki büyük bir tehlikenin habercisidir.


TESBİTLERDEKİ YANLIŞLIKLAR, HATALI YER SEÇİMLERİ :

· Deprem sonrasında afetzedelerin geçici/kalıcı iskanına yönelik çalışmalar şehir planlama disiplini içinde yapılmamaktadır. Bunun doğurduğu sorunlar yeni ortaya çıkmaya başlamıştır. Sorun halkaları, hasar tespitlerinin sağlıklı yapılamamasından başlamıştır. Yine, bu tespitlerle bağlantılı mülkiyet tespitleri de sonuçlandırılmadan, bakan düzeyinde birbirinden farklı konut ihtiyacı rakamları açıklanmıştır. Bu rakamlar, 40.000'den 88.000'e kadar değişmektedir. Net ihtiyaçlar ortaya çıkmadan, siyasi otorite tarafından geçici iskan kararı alınmış, alelacele ihaleler yapılmıştır. Afet bölgesi genelinde ve yerleşmeler özelinde geçici ve kalıcı iskan için yer seçimi etüdleri de yeterince sağlıklı verilere göre yapılamadığından, prefabrik konutlar için ‘kağıt üstünde' uygun görülen yerlerin şahıs arazisi olduğu anlaşılmıştır. Seçilen Hazineye ait arazilerin de başka amaçlarla kurumlara tahsis edilmiş olması daha sonra ortaya çıkabilecek bir risk olarak durmaktadır. Özetle, afet bölgesinin mülkiyet yapısının ortaya çıkarılmadığı ve uygulamaya başlamak için acele edildiği anlaşılmıştır. Hükümet yetkilileri ve Bakanlık uzmanları, çabuk ve hızlı olmak ile acelecilik arasındaki ayrımın ayırdında olmadıklarından birbiri ardısıra yanlış kararlar üretmekte, yapılan yanlışlıkları yenileri izlemektedir. Yaşanan en yakın afetin deprem olması, geçici/kalıcı iskan için yapılan yer seçimlerinin zemin kriterine göre (Gerçi bu husus sadece lafta kalmış, jeolojik etüdlere dikkat edilmeden yer seçim kararları verilmiş heyelan ve taşkın alanlarında birçok geçici ve kesin iskan için yer seçimi de yapılmıştır.) yapılmak istenmesine yol açmıştır. Örneğin, yaşanan afet sel olsaydı, bu anlayışla sadece su taşkın alanlarının dikkate alındığı görülecekti.


ÇADIRLI YAŞAM ALANLARI (ÇADIRKENTLER):

· ‘Yeniden iskan' çalışmalarında nasıl bir bakış açısının egemen olduğunu anlamak için deprem sonrası çadırlı yaşam alanları'na, ‘çadırkent`lere bakmak yeterlidir. Adı ‘kent' olan bu ‘çadır yığınları', hiçbir gündelik yaşam gereği dikkate alınmaksızın, boş bulunan yerlere çadırların istiflenmesi suretiyle yerleştirilmiştir. Buralarda yaşayanların, kentsel yaşama eklemlenmesi konusunda mekansal ve sosyal önlemler alınmamıştır. Bu ‘çadırkent'lerin mezarlıklardan tek farkı, içindekilerin biyolojik olarak canlı olmalarıdır. Bunun dışında, bu ‘kentlerdeki' çadırların dizilişiyle mezarlıktaki mezarların dizilişi aynı prensibe göre yapılmıştır.

· Deprem üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen hala birçok çadır kentte yeterli temel altyapı yoktur. İnsanlar sağlıksız koşullarda ve sosyal, psikolojik sorunlarıyla başbaşa yaşamaktadırlar. Bir kaç göstermelik "örnek" çadırkent dışında yaşam koşulları son derece yetersizdir. Çadırkentler uzun süre vatandaş yardım ve destekleriyle oluşmuş ve ayakta kalabilmiştir. Devlet yardımları ve olanaklarının çadırkentlere ulaştırılmasında çekimser kalınmış, çadırkentleri yaklaşan kışa hazırlama çabasına soğuk bakılmış, prefabrik geçici yerleşimden başkasıyla ilgilenmeyen Hükümet, depremden 45 gün sonra kışlık çadır bulma ve çadırkentler oluşturulması çabasına girişmiştir. Garip bir şekilde de çadırkentler kurma görevini de Sanayi Bakanlığı gibi konuyla "yakından ilgili" bir Bakanlığa vermiştir.


PREFABRİK, GEÇİCİ YERLEŞİMLER:

· Gerçek ihtiyaç ve talep konusunda ciddi ve tutarlı bir çalışma yapılmaksızın hayali bir rakam tesbiti ile başlatılan bu çalışma, salt bir ihale sorunu olarak algılanmış, herşeyin öncesinde ihale yapılarak, sonraya bırakılan yerseçimi ve planlama çalışmalarını zora sokmuştur. Hükümet o anda acil yardımların yöneltilmesi gereken ve altyapısının yapılması gereken çadırkentleri ihmal ederek ikinci aşamada ve gerçek ihtiyacın belirlenmesinden sonra girişilmesi gereken bu çabayı herşeyin önüne almıştır. Yapılacak prefabrik konut sayısı ile çadırkentlerde yaşayan aile sayısı karşılaştırıldığında hizmet götürülmesi gereken önemli bir kesimin ihmal edilmiş olduğu açıkça görülebilecektir.

· Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından Yerseçim çalışmaları özensiz yapılmış, yerel yönetimler devre dışı bırakıldığı ve yerinde inceleme yapılmadığı için bir çok hatalı yerseçim kararı verilmiş, ve İller Bankası tarafından da yine gerekli inceleme ve araştırmalar yapılmadan bu yerler için "planlama" çalışmaları yapılmıştır. Doğal olarak hatalar birbirini kovalamış defalarca yeniden yer tesbitleri ve "planlar" yapılmıştır. Halen jeolojik açıdan sakıncalı, tabansuyu yüksek, taşkın tehlikesi olan, heyelan tehdidi altında olan bir çok prefabrik yerleşim alanında yapım çalışmaları sürmektedir.

· Yapılmakta olan prefabrik yerleşimler birer yaşam alanı olarak tasarlanmadığından ve planlar yapılırken tek ölçütün ihale edilmiş sayıya uygun baraka sığdırmak olması nedeniyle pek çok alanda sosyal donatı alanları (tuvalet, banyo, çamaşırhane, bulaşıkhane, oyun alanı ve diğer ortak kullanım alanları) için yeterli yer ayrılmamıştır. Bu konuda bir standart oluşturulmamış, rasgele ve acele yerleşimler oluşturulmuştur.

· Prefabrik yerleşimlerde yer seçimi için tek ölçüt hazine arazisi ya da kamusal mülkiyette arsalar bulmak olmuş, bu durumda da yerleşime açılması yasalarla yasaklanmış meralar, orman alanları kullanılmış, bu alanlar tekrar geri kazanılmayacak ölçüde tahrip edilmiştir. Ayrıca varolan imar planlarında yeşil alan, okul alanı vb. amaçlar için ayrılmış alanlar da amaç dışı kullanıma açılmıştır.


YENİDEN İSKAN VE KONUT SORUNU:

· Deprem sonrasında yaşamını kaybedenlerin gerçek sayısının bilinememesi gibi gerçekçi bir kesin konut talebi de saptanamamıştır. Bölgede var olan yapılaşmaların bir kısmının ikinci konut niteliğinde olması, konut sahiplerinden bir bölümünün göç etmiş olmaları veya göç edecek olmaları nedeniyle hak sahiplerinin sayısı tam olarak belirlenememiştir.

· Konut talebinin belirlenmesinde hak sahipliğinin esas alınıyor olması nedeniyle, kiracı konumunda olan ve deprem sonrasında evsiz kalanlar hiç hesaplamaya katılmamıştır. Evsiz ve üstelik işsiz kalmış olan binlerce insan için getirilen geçerli bir çözüm önerisi yoktur.

· Konut sorununun çözümünde tek model olarak yeni yerleşimler kurmak seçilmiştir. Yeni yerleşim alanlarının seçiminde zemin ve mülkiyet yapısı dışında hiçbir ölçüt dikkate alınmadan çalışmalar yapılmaktadır. Depremi yaşayan kentlerde planlanmış, henüz yapılaşmamış alanlar ile yıkıma uğramış alanlarda zemin açısından sakıncalı olmayan kullanılabilir alanların belirlemesi yapılmamıştır.

· Yeni iskana açılması düşünülen ve yer seçimleri yapılan gerek geçici ve gerekse kalıcı iskan alanlarının çalışma alanları ve kentsel servis alanları ile olan ilişkisi ile ortaya çıkacak sorunlar dikkate alınmamıştır.


YAPILMASI GEREKENLER, ÖNERİLERİMİZ:

· 5 yıllık kalkınma planları kağıt üzerinde kalan kararlar olmaktan çıkarılmalı fiziki planlarla desteklenmelidir. Bugüne kadar büyük bir vurdumduymazlıkla ihmal edilen ‘Ülkesel Fiziki Planlama' ve ‘Bölge Planlama' çalışmalarına zaman geçirmeden başlanılmalı, kentsel gelişmelerin üst ölçekli plana bağlı olarak gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır.

· İşlevsel olarak bir bütünlük arzeden yerleşim alanları ve bölgeleri metropoliten bölge olarak planlanmalı, bölge içindeki konut alanı çalışma alanı ilişkileri ile ulaşım ve altyapı kararları birlikte ele alınarak düzenlenmelidir. Bu kapsamda yönetsel sınırlara bağlı olarak sürdürülen planlama anlayışı ile buna bağlı yetki düzenlemelerinden en kısa sürede vazgeçilmelidir.

· Sayıları her geçen gün artan, teknik ve ekonomik açıdan güçsüz, dışsal her türlü baskıya açık ama yetkisi sonsuz, yeni belediyeler kurulmasına son verilmelidir.

· "Her tür zeminde yapı yapılabilir" türünden ülke gerçeklerini göz ardı eden anlayış terk edilmelidir. Planlamaya yön gösterecek nitelikte ve içerikte Jeolojik etüd çalışmaları ve zemin etüdleri yapılmalı ve yer seçim kararlarında bu etüdlere mutlak uyum sağlanmalıdır.

· Kent planlama bilimine aykırı ve tamamen rant amaçlı, talan politikalarının aracı haline getirilen ‘imarcılık' zihniyetinden vazgeçilmelidir. Gerçek ve çağdaş anlamıyla planlama kararlarını plancıların verdiği kamu yararına, özerk çalışma yapacak planlama yapısının kurgulanması gereklidir. Karar verme konumundaki tüm teknik kadrolar politik ve ekonomik baskılardan kurtarılmalıdır.

· Kentlerin yer seçimine ilişkin kararlarını, bilimsel veriler ve etüdlere dayalı olarak yalnızca konunun eğitimini almış ‘Şehir Plancıları'nın vermesi sağlanmalıdır. Şehir Planlama meslek alanı ve yetkileri, Kamu kurumlarında dosya inceleme ve düzenleme ile geçen memuriyet yıllarının sonrasında verilen ikramiye konumundan çıkarılmalıdır.

· Tüm yurt çapında mevzii imar planı kavramı ve buna göre yapılaşmalar terkedilmelidir. Planlamalar kent bütününe yönelik yapılmalı, yeni gelişme / yatırım talepleri, bu bütüncül plan üzerinde, birden fazla gerekçeye dayanarak yapılabilecek revizyonlarla karşılanma ya da reddedilme yoluna gidilmelidir. Planlar, fiili durumların kağıt üstüne işlenmesi şeklinde değil, kentleşme eylemine yol gösterici içerikte yapılmalıdır.

· Sanayi yer seçimi kararları sermaye sahibinin seçimine bağlı olmaktan çıkarılmalı, ülke çapında kalkınma ve düzenli gelişme amaçlı programlara dayalı sanayi alanları planlaması gerçekleştirilmelidir. · Ülkemizin tüm kıyılarının işgali ve yok edilmesi anlamına gelen, deprem sonrasında da büyük can kayıplarının yaşanmasına neden olan ‘ikinci konut', ‘yazlık konut' yapılaşmaları durdurulmalıdır. Bu tür yapılaşma talepleri engellenmeli, ikinci konut kavramı gerek yasa, yönetmelik ve gerekse var olan her ölçekteki plandan çıkartılmalıdır.

· Yerel yönetimlerin; yetkileri artırılmalı, teknik eleman eksiklikleri kısa sürede giderilmeli, planlamaların ve yapılaşmaların denetimleri kamu adına, kamu eliyle yapılmalıdır. Planlama ve uygulamada ‘Kamu Yararı' ve ‘Meslek Etiği' ilkeleri esas alınmalıdır.

· Deprem sonrasında bir felaketin ortaya çıkmasında sorumluluk sahibi olan kurumların eski alışkanlıkları ile sürdürdükleri çalışmalar sonucunda yer seçimleri yapılan gerek geçici ve gerekse kalıcı iskan alanlarının yer seçimleri bilimsel verilerin tümü değerlendirilerek yeniden değerlendirilmelidir. Acele ile yapılan yer seçimlerinin yeni felaketlere neden olabileceği düşünülerek, çok geç olmadan gerekli önlemler alınmalıdır.

· Deprem bölgesinde ve ülkenin tüm kıyılarında yasa dışı deniz dolgularına son verilmelidir. Hiçbir zemin etüdü yapılmadan enkaz yığılması yapılan, heyelan riskli alanlarda yeni bir felaket yaşanmadan yapılan dolgular durdurulmalıdır.

· Deprem bölgesinde evi yıkılan halka yapılması düşünülen konutlar için yer seçimi yapılan alanlar salt konut alanları olarak değil, ‘Kentsel Yaşam Alanları', ‘Kent Parçaları' olarak düzenlenmelidir. Bu tür alanlarda nüfusun tüm kentsel aktiviteler ile birlikte yeniden iskanında, zemin kriterinin yanısıra, ulaşım, altyapı, çevre ve diğer planlama eşikleri de hesaba katılmalıdır. Yıkıma uğrayan kentlerin yeniden imarı ile kentlerin yeniden yaşanılır hale getirilmesine yönelik alternatif proje çalışmalarına öncelik verilmelidir.

· Depremde yaşadıkları konutlar yıkılan ya da hasar gören bölge halkının çadırlardaki yaşam sürelerinin uzayacağı açıktır. Bu nedenle bu alanlarda yaşayan halkın gereksinimleri zamanında ve sürekli karşılanmalıdır. Çadırda yaşayanların kışı geçirebilmelerini sağlayacak düzenlemeler hızla sonuçlandırılmalıdır.

Okunma Sayısı: 4991

Tüm Raporlar

 
Copyright © 2007-2021
TMMOB Şehir Plancıları Odası

 
ATATÜRK BULVARI BULVAR APT. 219/ 7 ÇANKAYA/ANKARA
TEL: (+90) 312 418 30 75   FAKS:(+90) 312 417 90 55
e-POSTA: spo@spo.org.tr

Oda aidatlarınızı kredi kartınızla güvenli bir ortamda ödeyebilirsiniz.

ÜYE HAKLARI VE GÜVENLİ AİDAT ÖDEME

Hesap No'larımız:
POSTA ÇEKİ = 107581
İŞ BANKASI =TR 150 00 64 00 000 142 990 496 497
VAKIFBANK =TR 230 00 150 01 58 00 184 530 2308
GARANTİ BANKASI =TR 33 000 62 000 52 80 000 62 99 383

Key Yazılım Çözümleri A.Ş.