TÜRK MÜHENDİS VE MİMAR ODALARI BİRLİĞİ
ANA SAYFA BİZE ULAŞIN BAĞLANTILAR SİTE HARİTASI

07 ARALIK 2021 SALI  

HAKKIMIZDA MEVZUAT YAYINLAR KOMİSYONLAR TUPOB KOLOKYUM
ADANA  ANKARA  ANTALYA  BURSA  DİYARBAKIR  İSTANBUL  İZMİR  KAYSERİ  KONYA  MUĞLA  SAMSUN  TRABZON
SPOBİS ÜYE GİRİŞİ SPOBİS PERSONEL GİRİŞİ

GENEL MERKEZ 

 
 
b_haber_bulteni.gif, 3,9kB
b_haber_bulteni.gif, 3,9kB
b_haber_bulteni.gif, 3,9kB

      AVUSTRALYA VE TÜRKİYE DENEYİMLERİ SONUÇ BİLDİRGESİ

RAPOR

Yayına Giriş Tarihi: 01.07.2002
Güncellenme Zamanı: 01.07.2002 14:32:16
Yayınlayan Birim: GENEL MERKEZ

 

 
TMMOB ŞEHİR PLANCILARI ODASI PLANLAMA VE ARAZİ YÖNETİMİ UYGULAMALARI
AVUSTRALYA ve TÜRKİYE DENEYİMLERİ SONUÇ BİLDİRGESİ
Avusturalya ve Türkiye'nin Planlama ve Arazi Yönetimi Uygulamaları konusundaki deneyimleri çalışma toplantısı aslında temel olarak iki ülkenin bu konudaki farklı yaklaşımlarının ortaya konması ve her iki ülkeninde bu deneyimlerden kendisine çıkarsamalar yapma olanağı bulması şeklinde değerlendirilebilir.
 

Bu bakış açısı ile sonuç bildirgesinde, Avusturalya ve Türkiye deneyimlerinin ortaya koymak ve bu deneyimlerin bizim uygulamalarımızda karşılaştığımız hangi sorunlara çözüm olabileceği konusunda vurgulamalar yapmak yerine, iki günlük atelye çalışmasında ortaya konulan Avusturalya uygulamaları ve Türkiye’de yaşanan sorunların sonuç bildirgesine olduğu gibi aktarılması ve değerlendirilmeye açık bırakılmasının uygun olacağına karar verilmiştir.
Avustralya Pratiği:
Plan uygulamasına ilişkin genel uygulamanın dışında Canberra’da özel bir durum var. Canberra’da arazi mülkiyeti kamu elinde ve bu en önemli uygulama aracı olarak kullanılıyor. Avustralya’da Canberra dışındaki kentlerde arazi, tümüyle özel mülkiyet. Plan uygulamaları arazi geliştirme paketleri adı verilen parçacı uygulamalar şeklinde uygulanıyor. Programlar dahilindeki yöreler de önümüzdeki 5 yıl içerisinde nerelerin geliştirileceği konusunda planlar, projeler hazırlanıyor. Bu gelişmelerin maliyetleri hesap edilip, katılım payları ona esas olarak hesap ediliyor. Yerel yönetimlerin katılım payı uygulamaları dediğimiz düzenleme ortaklık payı uygulamaları var. Bir şekilde bizim 18. Madde, düzenleme ortaklık payı gibi. Bir alan gelişme bölgesi olarak hesaplanıyor. Geliştirilmek istenen arazide altyapının belli bir kısmı bütçeden karşılanıyor, ama yüzde yüz değil. Aradaki pay, katılım payı olarak projeyi gerçekleştirecekten isteniyor; katılım payı yatırılmadan izin alınamıyor. Eğer geliştirmek istenen arazi program sınırı içerisine dahil değil, tamamen alakasız bir yerde ise tüm altyapı maliyetlerini girişimci ödemek zorundadır. Her yerel yönetimin belli yönetmelikleri var, yıllık programlar halinde bu yönetmelikler uygulanıyor.
Sosyal donatıların büyük bir kısmı belediyelerin sorumluluğunda; ama aynı zamanda özel birine; arazi geliştiricisine ihaleyle arazi verilirken, belirli bir alanın sosyal donatılara ayrılması koşulu da veriliyor; özel geliştirici, bu donatıyı sağlamakla yükümlü. Bu servislerin de belirli bir nüfusun gereksinimini karşılayabilecek şekilde, belirli bir tarihe kadar sağlanması koşulları da önceden belirtiliyor. İhaleye giren özel kuruluş önceden bir teminat mektubu gibi bir hisse senedini kamuya veriyor ve eğer bu istenilen sosyal donatılar yerine getirilmezse, bu hisse senedi kalıcı olarak kamunun elinde geçiyor.
Arazi geliştirme paketlerinin kapasitesini belirlerken, bütün bunları hesap etmek gerekiyor. Arazi geliştirme paketlerine sosyal altyapıyı katılabiliyor; ama sonuçta sunulan paket, araziyi geliştirecek kişiye belli kArlar sağlayabilmeli. Arazi paketlerini geliştirirken, yapılan finans analizlerinden birisi bu. Büyüklükleri ona göre ayarlanıyor. O bölgede eğer büyük çapta sosyal altyapı varsa, paket biraz daha büyük tutuluyor ki, üretilen altyapılı konut arazilerinden onların maliyetini karşılanabilsin. Yerel yönetimler kendileri konut üretebilmek için; sosyal konutlar üretebilmek için, kontratın bir parçası olarak “bana bedelsiz 20 tane parsel vereceksin” diyebiliyor. O girişimcinin maliyetini etkiliyor. Eğer arazi özel ise katılım bedeli yükseliyor.
Yerel yönetimler program dahilinde konut alanı geliştiriyorsa, altyapının bir kısmı bütçeden finanse ediliyor; ama onun dışında büyük kente hizmet veren ana su boruları geçecek; kentteki nüfusun bütünü onu kullanacaksa, onlar, o bölgeyi çok ilgilendirmiyor. O bölgenin belli bir payı var. Bu tür dış harcamalar; bütçeden karşılanıyor. Olay, tümüyle bölgeyi ilgilendiriyorsa, özel mülkiyete konu olan yerde de maliyetler katılım payından karşılanıyor; ama sonuçta hepsi arazi geliştirme paketinin boyutunu ayarlayarak, o paketin içinde gelişiyor; yani kentsel boyutta da olabilir, bölge ölçeğinde de olabilir. Çoğunlukla bölge ölçeğinde oluyor.
Yerel yönetim, bir yerel çevre planı hazırlamakla yükümlü. Sonra bunu askıya çıkarıyor, daha sonra yorumlar geliyor ve planlar iki aşamada da onanıyor. Planlar, yerel yönetimlerin onayından geçtikten sonra eyalet hükümetleri tarafından onanmak zorunda; yani kademeli onama var.
Avustralya olayında katılımcı bir süreç olduğu için, kurumların hepsi onama sürecinde yer alıyor. Sonuçta bir tane onaylayan var; ama ilgili bütün çıkar çevreleri ya da çıkarları olsun, olmasın ilgili çevreler onama sürecinin içerisinde yer alıyor. Turizmle ilgili bir olaysa, turizmle ilgili tüm kuruluşlar onama sürecinin içerisindedir. Taslak plan çıktıktan sonra, herkesin fikir beyan etme hakları var. Belli süreler tanımlanmış durumda; o süreler içerisinde. Onları plancı, sonuçta yazılı rapor halinde parlamentoya sunmak durumunda. Parlamento yazalı raporu aldıktan sonra oturum ilan ediyor. Bu oturum, yine herkese açık; herkesi davet edebiliyor. Eğer siz, oturumda sunuş yapmak istiyorsanız bildiriyorsunuz, sizi sıraya alıyorlar, sunuşunuzu da dinliyorlar. Ola ki sizin yaptığınız yazılı başvuruyu plancı özetlerken, belli noktaları atlamış olabilir. Siz, kendi tezinizi anlatmak için parlamento heyetine, komisyona sunum yapmak istiyorsunuz, ona da yetkiniz var; yani sitemde değişik ilgi gurupları temsil edildiği için, sonuçta onama parlamentonun yetkisinde. Onama merkezi, Türkiye’deki gibi turizm, turizm planlarını, kültür, kültür planlarını, GAP, GAP planlarını, vesaire değil de, idari mekanizmanın en üst kademesi planı onuyor; ama bütün tartışmaların sonucunda.
Canberra örneğinde, mülkiyetin kamu elinde olması özelinde, plancıya çok daha sıkı bir denetim getiriyor. Ancak değişik uygulamalar yapma olanağıda veriyor. Örneğin Canberra ile diğer kentler karşılaştırıldığında en önemli olaylardan birisi; Canberra’da ön bahçede çit yapmak yasak; çit yapılamaz, sadece açık yeşil alan olarak düzenlenebilir. Yapılacak çit, 60 santimi aşmayacaktır; eğer yüksek çit yapmak istiyorsan, içeriye doğru 3 metre çekeceksin. O yüzden Canberra’nın estetik görünümü diğer şehirlerden farklıdır. Diğer kentlerde yolun kenarında tahta duvarlarla karşılaşılır; evler gözükmez, bahçeler gözükmez. Canberra’da sadece bir peyzaj düzenlemesi görülür; yani bir estetik olay var. Mülkiyet kamu elindeyse bütün bunlar olanaklı, elinizde devletle bir kontrat var. O kontrat size, neler yapıp, neler yapamayacağınızı belirtmiş. Kontrata uymazsanız tehditler var; gerekirse kamu kullanabilir. Plancı bir şeyleri aktarmak istediği vakit, o kontrata ilave etme yetkisi var. Ancak, denetim ya da çevreyi şekillendirme yönetmeliklerden kaynaklanan bir şekillendirme. Plancının yetkisi, yönetmeliklerle sınırlı. Caberra’da plancının yetkisi biraz daha fazla. Projeyi gerçekleştireceklerle tartışırken, orada kendi karar verme yetkisi daha geniş.
Avustralya’da çevre lobileri çok güçlü; yani hükümetin karar mekanizmalarına çok rahat bir şekilde etki edebiliyorlar. Kokoto National Parkta, dünyanın en zengin uranyum yatakları var; ama dokunulamıyor; yani kıtanın kurak ve hassas olmasından dolayı çevre konusu çok hassas; yani o dengeler, bir hayli ciddi şekilde gözetleniyor.
Yasada ya da yönetmelik yok; ama süreç içerisinde belli standartlar gelişmiş. Canberra’da, ilkokulların genelde 4 hektar açık alanı var. Ortaokullara gidince, alan daha da büyüyor; yani bu tür planlama standartları gelişmiş; ama yasal bir tanımlama değil. Teknik bir standart; uyulmazsa pek bir yaptırımı yok; ama plancılar, “genelde standart bu” deyip, arazinin topografik yapısına göre büyüklüğü düzenliyor. Diğer çevre kullanımlarına bakarak yorum yapıyor, kültürel olarak olay bu. Her ilkokula gittiğin vakit, her ilkokulun yanında çocuk bahçeleri vardır, spor sahaları vardır.
Arazinin kamunun denetiminde olup da, kiralama yöntemiyle üçüncü şahıslara devredildiği sistemde eğer bir plan kararıyla arazideki rantı artırıcı yeni bir plan kararı gelmiş ise ve araziyi kiralayan kişi o rantı kullanmak üzere bir girişimde bulunuyorsa, Türkiye’de önceki yıllarda uygulanan şerefiye payı benzeri bir payı ödemesi lazım. Arazinin, bu plan kararı gelmeden önceki pazar değeri belli, plan kararı geldikten sonraki pazar değeri belli; arada bir fark var. Bu fark, plandaki kararın değişmesinden kaynaklanan bir fark; yani piyasadaki normal artıştan kaynaklanan bir fark değil; yani kamu, orada kararı değiştirmiş ve arazinin değeri yükselmiş. Emlakla uğraşan profesyonel kişilerce; “Arazinin, bu karar gelmeden önce değeri ile, böyle bir karar geldiğinde pazar değeri hesap ediliyor. Bu noktada hükümetlerin, farklı politikaları var. İşçi Partisinin iktidarı sırasında bu farkın yüzde 100‘ü vergi olarak alınırken, daha sonra iktidara gelen Liberal Parti hükümetleri bu farkı yüzde 50’ye indirmiş. İşin ideolojik boyutunun dışında ortada kabul edilen bir şey var; kamuya dönmeli. Kavram olarak bu, her parti tarafından kabul edilmiş, sadece miktarlar tartışılıyor; yani kamuya dönme fikrinde bir tartışma yok. Bazen % 50, bazen 75, bazen 100; ama kamuya dönecek. Plan kararından sonra kaynaklanan değer artışı bir şekilde özel sektörden de geri alınıyor. Bu, değişik şekillerde olabiliyor; sosyal donatı şeklinde de olabiliyor ya da vergi olarak alınıyor. Yani ruhsatı almadan önce girişimci katılım payını yatırmak zorunda. Hem yeni gelişmede, hem mevcut alanların yeniden geliştirilmesinde geçerli.
Avustralya’da, kamuya dönüş meselesini kurguladıktan sonra, değer artışlarının değişik biçimlerde vergilendirilmesi yoluyla kamuya dönen kaynağın kullanımına ilişkin tanımlı bir mekanizma geliştirilmiş. Elde edilen gelir, yerinde kullanılıyor. Özel bir hesap var, oraya aktarılıyor; yani o hesap, o amaçla kullanılmak zorunda. Ayrı bir hesap açılıyor ve belediye oradan toplanan parayı, o hesaba yatırmak zorunda; yani o fondaki paranın kullanım amacı belli.
Avustralyada bir belediyenin sınırı, öbür belediyenin sınırında bitiyor; yani kırsal alan da belediyenin ilgi alanında; kırsal planlamadan da o belediye sorumlu; yani “belediye sınırı” dediğimiz vakit, burası şehir sınırı, burası kır sınırı değil. Belediyenin idari sınırı, kır ve kentsel özellikleri taşıyan bir sınır. Ülke genelinde kırsal planlama, biraz ekonomik anlamda federal hükümetin ilgi alanına da giriyor; politik nedenle ilgi alanına giriyor, servislerin dağıtılması nedeniyle ilgi alanına giriyor. Avustralya’da uzun yıllar bölgesel planlama olayı biraz göz ardı edilmiş. Ama son yıllarda çeşitli ekonomik nedenlerle, banka şubelerinin kırsal alanlarda kapatılması, telefon ücretlerinin kır kesimindekilere çok yüksek bir şekilde yansıması, Son yıllarda bu konularla ilgilenen ayrı bir bakanlık kurulmuş,“Bölgesel Kalkınma Bakanlığı”. Bu sorunlara özel olarak ilgi gösteriyor. Avustralya, aynı zamanda dünyanın en kentleşmiş ülkesi. Nüfusun yüzde 85’i, büyük 5 şehirde oturuyor.
Türkiye’deki belediye, mücavir alan sınırları ve bu sınırlar dışında kalan alanlarda yetki konusu ile ilgili olarak Avustralyada yerel yönetim sınır komisyonu var; Bu komisyon sadece sınırları tespit etmiyor, aynı zamanda yeterli servisler götürülebiliyor mu, ona da karar veriyor. Bunlar bazen değişebiliyor; bazı belediyeler birleşebiliyor, daha büyük belediyeler haline gelebiliyor. Komisyon aynı zamanda kurulacak belediyenin kentsel servisleri yeterli olarak verilebileceğine dair karar alıyor. Genelde 20 bin nüfustan daha aşağısına belediye olma kararı vermiyor. Türkiye’deki gibi sadece nüfusu değil, hizmet verme durumunu da gözeten bir süreç izleniyor.

Türkiye Pratiği:
Türkiye’de planlama alanında yetki sahibi olan kurum sayısını, sanıyorum artık hiçbirimiz sayamayız. O kadar çoğaldı ki, yetki ve bir şekilde rant yaratma, rantı kontrol etme sevdasında olan her kurum, bir şekilde planlamaya dahil oldu. Bu, yönetmelik yoluyla, kararnameyle, yasayla, vesaire ile oldu. Bu dağınıklığın giderilmesi gerektiğinin altını çizerek, “ªehirleşme Yasası” diye sözünü ettiğimiz, mevcut imar yasasının revizyonu ve geliştirilmesi ve yerel yönetimlerin yetki ve denetim çerçevesinde bir reforma ihtiyacı olduğu açıktır.
Türkiye’deki planlama sistemindeki problem; 3 tane bütünün gerçekleştirmeye çalışılmasıdır. Bütün bir tasarım yapılmaya, o bütün olarak uygulanılmaya ve bu süreçlerin tümü de bütün olarak denetlenmeye çalışılıyor. Avustralyada sistem planlamaya hep parçacı yaklaşıyor; bütüne sadece stratejik bir boyutta yaklaşılıyor, stratejik planlamada totalı çözmeye çalışıyor. Onun dışında ayrıntıya girdiğinde olay parçalanıyor. Türkiyede kentler her yönde gelişiyor. yerel yönetim, böyle bir süreçte altyapıyı sağlayamıyor. Hiçbir yerel örgüt, bu şekilde sonsuz olanaklara sahip değil. Sistemin içerisinde, gücümüz bir yere kanalize edemiyoruz, “Altyapının maliyetini nasıl karşılayacağız?” konusu yine çok büyük tartışma konusu. Bir yerde galiba olaya totalci yaklaşım sonuna kadar; yani zincirin son halkasına kadar totalci yaklaşım, çözümü imkAnsızlaştırıyor.
Hazırlanan planlar, kamu yararı için, olması gerekliliğini kabul ettiğimiz işler, düşünceler hayata geçemiyor. İmar Yasamız, maalesef bir yapı yasasıdır, inşaat yasasıdır, “Tek yapı nasıl yapılır?” yasasıdır. Bir şehircilik yasamız yoktur, bir planlama; yani “ªehir nasıl yapılır?”ın kuralları belli değildir, şehir nasıl inşa edilir belli değildir, ayrıca planlama süreci nedir, nicedir, nasıl işler belli değildir.
Planlamayı uygulamadan kopuk olarak düşünmek mümkün değil. Planlamanın, aslında sadece plan çizmek, plan hazırlamak, hedefleri belirlemek değil, bu hedeflere ulaşmak için süreçleri yönetmek olduğunu bir kere kesin olarak koymamız gerekir. Demek ki planlama, bir süreç yönetimi meselesidir ve plan, hedeflerin belirlenmesi, sorunların saptanmasıyla başlar. Hedeflerin belirlenmesi, planların yapılması, stratejilerin oluşturulması ve uygulama. Planlama, bitmeyen bir süreçtir. Planlama, bu süreç içinde her zaman olmak durumundadır. Oysa ülkemizde planlamacılar vardır, uygulamacılar vardır.
Uygulama Araçları:
İmar araçlarımız, kamulaştırma, 18. Madde ve imar programlamasını zorlayan veyahut da getiren 10. Madde; imar planlarını, imar programı uygulama bölgelerine indirgemek ve ona göre uygulamak durumundasınız; fakat hiçbir belediye meclisi yıllık veyahut 5 yıllık imar programını mekAnsal olarak tasdik etmiyor ve uygulamaları bir yörede yoğunlaştırmıyor. Bu madde, o sene veyahut 5 sene müddetle belediyenin yatırım yapacağı imar alanını kısıtlamak, onların rant alanını kısıtlamak anlamına geldiği için, politikacılar bunu uygulamaktan korkuyorlar.
Bir yöntem hep göz ardı ediliyor; yani kaynak izleme ve ihtiyaç izleme. Eldeki araçlar bu anlamda kullanılmıyor. Kamulaştırma, 18. Madde uygulaması yeteri kadar etkin kullanılmıyor. Kentsel rantların transferi, imar haklarının veyahut da imar durumlarının transferi, kentsel tasarım planlaması, süreçlerin belirli bir şekilde denetimine dönük olarak birtakım yeni araçların gündeme getirilebilir.
Değer artışlarının arsa sahibinde kalması ve arsa sahibi davranışı, sonuçta o planı ve kentteki gelişmeyi bir şekilde biçimlendirmede önemli etkenlerden biri haline gelmiş. Toprak üzerinde artan değerin kamuya geri dönmesini sağlayacak mekanizmalarımızın olmaması, imar plancıların uygulamadaki en büyük sıkıntısı oluyor. Planlarımız anonimdir, plancı yapar, herkes değiştirir. Planlarımız anonim olduğu gibi sahipsizdir; planın kimin için yapıldığı bilinmez. Planlamamız pasiftir; “evet-hayır” planlamasıdır, reaksiyonerdir ve tepeden inmecidir. Planlarımız ne kadar mükemmel, plancı bileğimiz ne kadar kuvvetli olursa olsun, konsensüs planları değil, empozisyon planlarıdır; yani teknokratların, topluma empozisyonlarıdır. Toplumla anlaşarak, konuşarak, halkın istekleri doğrultusunda tespit edilen konsensüs dokümanları değildir. Bu nitelikler uygulamaya geldiği zaman plancının belini büker.
“İmar hakkı” diye bir şey yoktur. Çünkü hak, hak edilen bir şeydir. Dolayısıyla şehir plancıları, hak dağıtan, rant dağıtan merciler değildir. Plancı, imar durumunu belirler. İmar durumu, o parselin kamu yararı ışığında olması gereken, orada yapılacak yapılaşmanın biçimini belirleme işidir. İmar durumuna “imar hakkı” dediğiniz zaman, farklı bir durum ortaya çıkmaya başlıyor. Kazanılmış imar durumu olabilir mi? Plan değişiklikleri, biraz da bu zihniyetle ele alındığı için tıkanıyor.
Kamunun, araziye sahip olması; yani proje yapabilecek, iş yapabilecek araziye sahip olaması çok zor. Kamulaştırma için yeterli kaynak yok, 18’i uygulamaya belediyelerin gücü yetmiyor, 16 ile bu iş götürülemiyor, dolayısıyla planlar uygulanmıyor. Kentsel toprağın kontrolü, mülkiyet çok önemli. Büyük projeler, hep kamu mülkiyetine geçmiş topraklar üzerinde oluyor; yani toplu konut uygulamaları, toplu sanayi uygulamaları, önemli altyapı uygulamaları hep kamunun elindeki topraklarda gerçekleşiyor.
Plancının uygulama sürecinde olmasından söz ederken, uygulamanın başlangıcı olan parselasyon planı yapım sürecinde plancı devreden çıkıyor. Parselasyon planı, bizim elimizdeki en önemli uygulama aracının bir şekilde plana dönüştürüldüğü bir belgedir. Bugün, 18. Madde uygulaması tamamen haritacının kendi olaya bakış sınırlarıyla çerçevelenmiş bir araç kullanımı. Akıllı bir uygulama ile, akıllı bir parselasyon planı geliştirme yöntemi ile yüzde 35 olan düzenleme ortaklık payını, düzenleme ortaklık payı dışında sosyal donatı alanlarını yaratmak üzere kullanabilir. Gerekli sosyal donatı alanları yüzde 50’yi buluyor ve yüzde 35 ile karşılanamıyor. Bunun dışındaki alanları, kimin mülküne geldiyse, orada kamulaştırma yoluyla çözeceği düşünülüyor; ama kamulaştırmaya da kaynaklar yetmiyor. Kamulaştırma da, hem sosyal adalet kavramını yok ediyor, hem de kamunun yükünü ağırlaştırıyor. Bu anlamda 18. Madde uygulamasının bir şekilde pratiğe dönüştürüldüğü parselasyon planlarında plancının mutlaka olması gerekiyor. Bu konunun tamamen serbest piyasada biçimlenen arz-talep önceliklerine göre; yani piyasaya terk edildiği bir süreçte, bu kentleşme sorunlarının altından kalkılamaz. Kamu, kamu yararını düşünerek, gözeterek, kamu gücünü kullanmalıdır. Buradaki önemli araçlarından bir 18. Maddedir.
Fransa imar uygulamalarında “zon de amenajman konserte” veyahut “zon de ürbanize apriyoriter” denilen zonlamalar vardır, zonlar vardır; yani öncelikle geliştirilecek bölge, konserte; yani koordinasyonlu olarak biçimlendirilecek kentsel alan gibi hukuki yaptırımı olan sınırlar söz konusudur. Bizim planlamamız, sınır açısından büyük zaaf içerisinedir. Bir tek plan onama hududu vardır. Bunun dışında bizim planlarımızda hukuki ağırlığı olan hiçbir zonlamamız yoktur. Bu, bence, bizim İmar Yasasında 10. Maddedeki imar uygulama program alanlarıyla kapatılabilir.
Merkez Yerel Yönetim İlişkisi ve Demokratikleşme:
Merkez ile taşra arasında da öyle bir gerilim var ki, merkez, her zaman için çok önemli olmayı hedefliyor. Bu önemini kaybetmemek için de yetkilerin elinde olması lazım. “Merkez” denen siyasetçi ve bürokrat; Ankara’nın baskınlığını, otoritesini korumak için şekilleniyor. Bu, planlamanın sübsidiyarite ilkesi; yani bu, etik bir meseledir. Her şeyi siz yapmayacaksınız, yapabilecek olanı yapabilir kılacaksınız. ªimdiki merkeziyetçilik zihniyetinin altında yatan şey ise kimseye bir şey bırakmamak.
Merkez ve yerel yönetim arasındaki gerilim, yetki örtüşmeleri, karar verici ve plancı arasındaki gerilim, alan yönetimi çerçevesindeki örgütlenme kopukluğu çok önemlidir. Bir sorumlu olarak belediye var, ondan sonra tek parsel var; yani ada bazında, mahalle bazında örgütlenmelerimiz eksik; yani kentsel örgütlenmemizdeki eksik. Yetki örtüşmeleri, kentsel örgütlenme yetersizliklerimiz, karar verici-plancı arasındaki gerilim, yerel ve merkezi yönetimler arasındaki gerilim, plan notu ve yönetmelik arasındaki ilişki, imar hakkı- imar durumu tartışması, imar affı meselesi, ne şekilde biçimlendiği belli olmayan belediye meclislerinin kimi temsil ettiği belli olmayan belediye meclisi üyelerinin, imar planlarını istedikleri gibi değiştirebilme olayı, yerel meclislerdeki temsiliyet meselesi temel sorunlar olarak karşımızda duruyor.
Yetkiler, yerel yönetimlerin olmalı. Kendi çevresini yaratmaktan kim sorumluysa, eğer damga gerekiyorsa, damgayı da o basmalı ki, Avustralyalı meslektaşlarımızın anlattığı sistemde damga galiba pek gerekmiyor. Eğer sonuçta, yetkiyi yerel yönetimlere vermek çözüm olarak görülüyorsa, ne tür altyapılar bekliyoruzu konuşmak lazım. Sonuçta belki mevcut sistem olayı bir merkez-taşra çatışmasına götürüyor. Sistemi yeniden tanımladığımızda belkide bu durum ortadan kalkacak. Sistemi değiştirdiğimizde, mührü kaldırdığımızda, merkez ile taşra birlikte çalışmak zorunda olduğunun farkına varacak. Çünkü karar verici “ilgi gurubu, etki gurubu, çıkar gurubu” dediğimiz gurup olmak zorunda. O kararı verdiği vakit; o çevrenin içinde yaşayanlar kararı vermeye başladığı zaman, kararı merkez mi veriyor, taşra mı veriyor önemli olmayabilir. Biz, sistemi demokratikleştirdiğimiz, sistemi şeffaflaştırdığımız sürece, olayın bir sürüsünü aşmış oluruz.
Olay, demokratikleşmeden geçiyor ve plancılar belediye ile çalıştığı zaman, belediyede çalıştıkları zaman, aşağıdan yukarıya planlama deneyimlerini yaşadıkları zaman, o zaman bunu hakikaten kemiklerinde hissediyorlar. Yerellik öyle bir şey ki, kendi kimliğine, kendi gücüne, kendi dinamiklerine hAkim olamadığın müddetçe, bir kere yerelini sağlamlaştıramadığın müddetçe genele, genelden de giderek evrensele katkın hep şüpheli oluyor. Planlama Yasası için ve Planlama Yasasında yerel karar vericilerin, şeffaflığın, katılımın önemini, rolünü ve bizim rolümüzü bu çerçevede tanımlamamız önem kazanıyor. Bir zihniyet değişikliğine ihtiyacımız var. Plancıların sadece kendi aralarında konuşması değil, değişik planlama çevrelerinin bir araya getirilmesi çok önemli; uygulamacıları, teknokratları, profesörleri, yasa koyucuları, plancılardan şikAyetçi olanları, bir araya getirerek bu konuları tartışmanın yollarını bulmalıyız.
3194’ün getirdiği en önemli konu yerel yönetimlere yetki vermesi oldu. Yerel yönetimlere belli bir otonom vermek amacıyla pratikler başladı, yasal düzenlemeler bunu takip etti ve şu anda geriye dönüş var. GAP olsun, turizm olsun, kültür olsun, değişik kuruluşlar yetkileri merkeze doğru yavaş yavaş çekiyorlar. Merkezde de, “sen yapacaksın, ben yapacağım” diye aralarında çatışıyorlar. MeselA Çevre Bakanlığı ile Bayındırlık Bakanlığı “1/25 bin’lik çevre düzeni planını kim onayacak?” diye kavga ediyor.
Yasa çıkarıldığında, yaptırımlarıyla, destekleyici yönetmelikleriyle, bakanlığın il örgütleri yoğun bir şekilde teknik destek sağlayacak şekilde devreye sokulabilirdi, çok yoğun hizmet içi eğitimler yapabilirdi. Bu nedenle uygulama çok kötü oldu. ªimdi, başka bir tehlikeyle karşı karşıyayız. “Bunlar, bu işi beceremiyor. O zaman yetkiler Ankara’ya toplansın” gibi bir eğilim de var. Bu doğru değil elbette ama yanlış uygulayan kesimlerin cezalandırılması gerekiyor. Bu bügune kadar söz konusu olmadı. Aslında “kente karşı işlenen suç” kavramının getirilmesiyle ilgili ve tabii ki suç, cezasız kalmamalı. Tabii bunların getirdiği bir de planlamanın denetimi var; teknik olarak hem planlama süreçlerinin denetimi, hem idari denetim, -politik denetim anlamında söylemiyorum- hem de yapıların denetimi, altyapıların denetimi meselesi var. Bu, çok önemli. Deprem ülkesi olan Türkiye’de, şehir plancılarının, planlamanın denetimi boyutunu; yani izleme-denetim boyutunu gözden kaçırmaması gerekir. İmar suçları, kente karşı işlenen suç, bunun mantıki bir devamıdır.
Yerel Yönetimlerin Yapısı:
Kent işletmeciliği ile kent imarı, kent yapmayı birbirine karıştırmamamız lazım. Kent işletmeciliği, aslında Ankara’ya baktığınız zaman, Ankara İmar Müdürlüğü kurulduğunda, Ankara’nın imar işleri, planlama, imar, konstürksiyon, altyapı işleri belediyenin işletmecilik hizmetlerinden ayrılmıştı. Daha sonra belediyenin işletmecilik ve imar hizmetleri birbirine karışınca, belediye, şizofrenik bir şekilde neyi yapacağını anlamadı, imar işlerini, kendi finansmanı için bir vesile saymaya başladı.
Belediyelerin bir örgüt olarak yeni baştan revizyonları gerekir. Bugün belediye örgütleri , bir belediye başkanını etrafında, bir yerel lordun etrafında, ona hizmet eden kapıkullarından oluşmuş sistem, kabul edilebilir performans kriterlerine göre çalışan rasyonel bir örgüt değil. Belediyenin temsiliyeti ciddi bir meseledir. Kişiler belediye meclislerinde temsil edilmiyor, mahalleler, sokaklar temsil edilmiyor. Bu, çok ciddi bir meseledir. Belediyenin örgütlenmesi, alan yönetimi, proje yönetimi yapabilecek kapasitede değildir.
Belediye örgütü, yatay koordinasyonla proje yönetecek kapasitede değildir. kafasını, gözünü yararak uyguladığı proje yönetimi örneklerinden ders alabilmiş değildir, örgütlenmesini buna göre yapabilmiş değildir. Ciddi bir belediye performansa göre hareket edecek, işletme ise kent işletmeciliği, kent geliştirmeciliği ise kent geliştirmeciliğini hakkıyla yapacak bir çerçeveye oturması lazım.
Belediye başkanları, belediyeye seçildikleri zaman ne kent hakkında, ne yönetim hakkında bilgiye sahipler. Belediye başkanlarının başkan olma koşulu ciddi olarak ele alınmalı; yani bizi yöneten, şehrimizi yönetme durumunda olanlara yetkiyi verirken, onlardan beklediğimiz koşullar iyice belirlenmelidir. Bunları netleştirmemiz gerekir; arazi yönetimi, alan yönetimi, süreç yönetimi, proje yönetimi yapabilecek nitelikte bir belediye örgütlenmesi, belediye teşkilatı netleşmelidir. İşte böyle bir belediyeye; sınırları belirli şekilde tanımlanmış, yetkileri tanımlanmış, yetki çakışması olmayan biçimde hareket edebilecek bir belediyeye planlama yetkisi verilebilir. Planlama yetkisini alan belediyenin yaptığı projelerin meşruiyeti kadar, halkı ne kadar temsil edebildiği meselesi de önemlidir.
Planlama sürecini sadece belediye başkanı ve belediye meclis üyelerinin onama yetkisi içinde bırakmamak, bunun, o bölgede yaşayan değişik guruplar ve kurumların vizesinden geçmesini de sağlayan bir süreçten bahsediliyor. Bu, önemli bir şey; yani hayatlarını, geleceklerini etkileyecek gurupların, insanların, o planın yapılma ve şekillenme sürecinde yetki sahibi olması. Bu, tabii ki ülkedeki demokrasinin gelişmesiyle çok yakından ilintili bir konu; ama bunun da daha bir kurumsallaşması, yasalarda yer alması gerekiyor.
Kentleşme konularında kamuoyunun eğitilmesi, bilinçlendirilmesi; yani birçok kurumda, birçok insanın kafasında gelişmenin mekAnda yansıması, böyle büyük, heybetli binalar. Olabildiğince görkemli, insanı böyle ezen, büyük, betonarme binaların sayısı arttıkça, geliştiğimiz gibi bir düşünce var. Oysa “gelişmenin ne olduğu ve doğru kentleşmenin ne olduğu konularında her fırsatta böyle bir bilinçlendirme görevini hem oda olarak, hem bireyler olarak, plancılar olarak kendimize vazife edinmeliyiz” düşüncesindeyim. Yapılan yanlışlıkların büyük kısmı bilgisizlikten ve bilinçsizlikten kaynaklanıyor.
Kaynaklar:
Planlama araçlarından bahsettik; planlama zihniyetinden, kurumlarından, yasalarından bahsettik, kaynaklardan hiç bahsetmedik. Belediye kaynaklarının, belediye finans kaynaklarının yeniden tanımlanması gerekir, daha etkili hale getirilmesi gerekir. Kaynaklara geldiğimiz zaman, bırakın kamulaştırmayı, 18. Maddeyi, belediyelerin ellerindeki gayri menkuller; sorumluluğunu taşıdığı, tapusunu aldığı malların-mülklerin doğru dürüst bir dökümü bile yoktur. Bütün bunlar gizli kapaklı, mafyoza ilişkiler içerisinde yönetilirler. Kira meselesi ayrı bir sıkıntıdır. Belediye mülklerini, bir gayri menkul yatırım ortaklığı anlayışı içerisinde kullanabilmelidir; yani gayri menkul geliştirme projelerini, kendi elindeki gayri menkullerini bir kaynak, bir kapital olarak değerlendirebilecek bir belediye gerekir.
Kaynaklar konusunda spekülasyon ve kent toprağı üzerinde yaratılan gelirin, rantın vergilendirilmesi meselesi çok ciddidir. Bunu sağlamamız çok ciddi politik işlerle ilgilidir. Bu olmazsa, kentin işletmesi için ve kentin geliştirilmesi, imarı için yapılan işler için kaynağı, yerel yönetimlerin bir şekilde bulması lazım. Bu, nüfus başına belediyeye aktarılan paralarla olmuyor. Yeni gelişmeler oluyor; çöp parası topluyoruz, değişik vesilelerle paralar toplanıyor; fakat hiçbir zaman için yeterli değil. dolayısıyla belediyelerin borçlanabilmesi, çok büyük paralar elde ederek, bunları üretici projelere kanalize edebilmesi kapılarını tıkamamak lazım. Bu, sistemde çok önemli müdahaleler gerektiriyor.
ªimdi, merkezi hükümetler açısından baktığımızda, biz ne tür destekler veriyoruz. Belediyelerin ihtiyaçlarını sektörel bazda hesap edip, hepsinde eşit seviyede hizmet verilebilmesi için ne tür paraların belediyelere aktarılması gerektiğinin hesabının yapılması gerekir. Bu hesapları yaparken sektörel bazda; her belediyenin gereksinmelerinin tek tek hesaplanması önemli. Bunun yanında bütün belediyelerin bütçe gelirleri de incelenmesi; belediyelere eşit kapasite vermekaçısından gerekli. Kimilerinin gelirleri, ötekilerinden farklı. Onları dengeleyip, kaynakları buna göre dağıtmak gerekir..
ªu anda İller Bankasının yaptığı sisteme göre; yani kelle başı hesap edilip, kaynaklar dağıtılıyor. Belediyelerin özelliklerine baktığımızda, değişik gurupların gereksinimleri farklı. O nedenle belki bu olay da, üzerinde düşünülmesi gereken konulardan biri. Eğer biz, sistemde kelle başı hesaba devam edersek, unutmayalım ki her sayım döneminde klasik yaptığımız oyunlar devam edecek; bütün yerel yönetimler, nüfuslarını bir şekilde fazla gösterebilmek için çeşitli yaratıcı düşünceler içerisinde bulunacaklar. Bunun yerine, sokaklarda dolaşırken görülen olaylardan birisi yollarınotopark olarak kullanılması konusunda belediyeler çaba harcayabilir. Belediyeler, bu park olayının bir gelir konusu olduğunun farkında değil gibi. Kaynaklarını kendileri yaratmalılar; ancak belediyelerin sahip oldukları imar yetkilerini adeta mal satar gibi satmak dışında yeni kanallar bulmalıdır.
Plancı:
Planlamanın yeni yasal ve kurumsal çerçevesinin kurulması gerekliliği ve böyle bir çerçeveye nasıl geçileceği sorunsalı, şehir plancısının rolünün yeniden tanımlanması; yani şehir plancısı sadece mülkler üzerine imar durumu veren kişi midir, yoksa şehrin çok boyutlu sorunlarını çözen midir? ªehirci imarcı mıdır, şehirci midir? gibi problemler burada ortaya çıkıyor. Ayrıca, mutlaka kentsel gelişmeyi denetleyecek, yönlendirecek yasal araçları kullandığımızda etkili olabileceğimiz bir sınıra ihtiyacımız var.
Plancıların eğitilmesi önemlidir. Bahsedilen imar hakkı konusunun kişilerden çok meslektaşlarımızla kavgasını yapmak zorunda kalmamalıyız. Kuşkusuz bütün bu değişiklikleri yapabilecek olan bizlerin dikkatli olması gerekir. “Yetkin plancı” diye bir kavram olmalımıdır. Her dört senede şehir planlamadan çıkıp, planlama eğitimi alıp, diplomayı alıp, damgayı alan bir kişi plancı mı oluyor. Bu plancı 10 sene sonra gene hAlA planlama yapabilir mi oluyor. Plancıları, Bayındırlık ve İskan Bakanlığının tasnif ettiği gibi “A, B,C, D, E sınıfı” diye ihaleye göre değil, plancıları liyakatlerine göre yetkin plancı şeklinde tanımlamak, hatta yabancı ülkelerde olduğu gibi plancıları belirli zamanlarda çağırarak, meslekteki ilerlemeleri onlara aktarabilecek bir mekanizma içine girmek lazım. ªehir Plancıları Odasının, şehircilik mesleğini en üst düzeyde tutan, gerçek anlamda liyakat esasıyla yetkin şehircileri belirleyen ve bunun için eğitim programları, sınavlar, vesaire açabilen bir kurum olması gerekir.
ªehir plancıları bağımsız mesleği kimliğine olan güveni ve eleştirel akılcı yaklaşımı ile kentsel sorunların altından çıkabilir. Önümüzde çok mesele var; ama bunları aşabilecek çok da potansiyelimiz var.
Plancı yetiştiren kurumlar, hem verdikleri eğitimin kalitesini düşürüyor, hem de hakikaten ülkenin ihtiyacı olan türde plancı yetiştirmiyor. Rasgele, politik veya yerel kaygılarla planlama eğitimi veren okulların açılmasının çok yanlış ve zararlı olduğunu, bu konuda YÖK başta olmak üzere böyle bir sorunun olduğu ve giderek yarın, öbür gün daha da önemli, ülkeye ciddi zararlar verebilecek boyutta bir gelişmenin başlangıcı olduğunu vurgulayalım.
Plancı, planlama konularında topluma hizmet sunar. Plancı, toplumu eğitir, onunla konuşur, onun kararlarını optimize eder, onların onayını alır, daime onların yanındadır. Plancı, süreç içinde uygulamanın sonuna kadar olmak mecburiyetindedir, planı çizmekle görevi bitmez. Planın uygulanması ve uygulamanın yanlışlarının düzeltilmesi süreci, planlama sürecinin ta kendisidir. Planlama, bir süreç yönetimidir. Planlama, sadeci fiziki olamaz. Planlama, toplumsal, ekonomik, sosyal, örgütsel, politik bir süreçtir, bir iştir. Planlama, aktif olmaz zorundadır. Planlama, araziyi ele geçirmek o araziyi, planda belirlediğin esaslar çerçevesinde yöneterek hayata geçirmek. Biz, izleriz. Plancının bir görevi izlemedir; yani bir yandan planlama yapar, öte yandan izler, hastanın nabzını tutar.
Planlama, problem çözmek için vardır, hastaya yardımcı olmak için vardır. ªimdiye kadar, hastaya hep ilacın ne olacağı söylendi; ama hiçbir zaman için hastaya, derdinin ne olduğu sorulmadı. Plancı, belediyeden ürker. Onun istediğini yapmazsa, parasını alamayacağı için ürker, planını onamayacağı için ürker. Plancı, kime plan yapmaktadır? Belli değildir. ªimdi, bütün bunların değişmesi gerekiyor. Türkiye’de planlama sistemini bütün olarak düzeltecek eleştiri ve ondan sonra da düzeltme harekAtına girişilmesi lazım. Bunun için planlamanın birbirinden kopmuş, konuşmayan, küs kardeşlerini; yani bürokrasisini, planlama bürokratlarını, planlama teknokratlarını; yani uygulama yapan plancıları, planlama akademisyenlerini, planlamanın yerel yöneticilerini, yerel yönetimde görev yapanlarını, hepsini bir araya koyarak dinlemek, anlamak, uygulamadaki sıkıntılara birlikte çözüm bulmak gerekir.
Yasalar gereği yapmanız gereken, Anayasa gereği yapmanız gereken şeyleri hayata geçirmeye kalkıştığınız zaman, birtakım düşmanlarla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bu, tabii çok doğal; yani orada mülkü olan, bir şekilde oradan kazanç sağlayan insanların hoşuna gitmeyecek birtakım kararlar ürettiğiniz zaman, onların tepki göstermesinden daha doğal bir şey olamaz.
Planlama Sistemi
Türkiye’de kimse, planlama sisteminden hoşnut değil; yani bir şekilde bu sistemin değişmesi gerekiyor. ªimdi tabii burada, değişimin ne şekilde olacağı konusu biraz tartışmalı. Bir yandan, planlamada bir kentin 20 yıl sonra nasıl bir şekil alacağını çok total bir şekilde ve de 20 yıl sonra gelişecek alandaki kat yüksekliğine kadar belirlemek gibi eğilim içerisindeyiz ve de bunu yine total biçimde, hiçbir fire vermeden uygulamak ve de bu süreci hiçbir fireye olanak vermeyecek şekilde denetlemek gibi bir eğitim noktasındayız. Burada yetkiyle donanmak isteyen plancılar eğilimi var; uygulamayı da, denetimi de yapabilelim ve de bizim koyduğumuz senaryo olduğu gibi uygulansın. Diğer yandan, stratejilerimizi, gelişme perspektiflerimizi, temel ilkelerimizi belirlemeliyiz; ama ondan sonra, onun içerisinde daha esnek, birtakım kararları geciktirebilme olanakları veren daha esnek bir yapı içerisinde bir planlama yaklaşımı var. Koyduğumuz total tasarıma ve planı tümüyle uygulamak için bize yetki verin ki, burada çoğu zaman da biz çok yanlış bir iktidar talebi içerisine de düşebiliyoruz; siyasi iradenin vazifelerini, kendi üzerimize vazife gibi de görebiliyoruz. Ruhsat aşamasında yolsuzluk var mı?” deniliyor; herkes “var” diyor. Bunun çözümü nedir? Ruhsatçı ile plancı birlikte çalışsın. Biraz daha ileri gitseniz, “ruhsatı plancı versin” denilecek.
ªimdi, öyle talepler içerisinde bulunuyoruz ki, plancı, böyle müthiş yetkileri olan ve de kendi gerçeklerini toplumun önüne koyabilme durumunda olan kişi gibi kavranıyor. Galiba artık, bundan vazgeçmemiz gerekiyor. Yetkiyle donanmak isteyen plancı ile diğer taraftan toplumun hassasiyetlerini, farklı çıkar guruplarının eğilimlerini bir araya getirebilip, bunun doğrultusunda toplumda bir ortak iyinin tartışmasını yaptırabilecek bir plancı ikileminde; ikincisi üzerinde de bir konsensüs sağlanabilirse, bu değişimin önü açılabilecek gibi.
Plancılar aldıkları mesleki eğitimin gereklerini yeteri kadar yerine getiremiyorlar, o açıdan tatmin olamıyorlar. Sonunda uygulamaya kadar varan bir süreçte etkin bir rol almak, aslında çoğu zaman yetki anlamında kullanılıyor. Yoksa tek başına “her şeyin yetkilisi ben olayım, sonuna kadar, ruhsata kadar ben vereyim” anlayışından ziyade, bir meslek adamı olarak bulunduğu mesleğin konumundan dolayı biraz da ülkemizde tatminsizlik var. Aldığı eğitim olsun, yaptığı iş olsun, her ortamda bunu yaşıyor. “Bunun sonucunu tariflerken, belki farklı şekilde tarifliyor”. Durum böyle belirlenirse ikinci üzerinde daha kolay uzlaşma sağlanabilir. İmar Yasası, kendi başına belki yeterli bir yasa olarak varlığını sürdürebilir. Türkiye’de şehirciliği yönlendirmek için ve bu konuda aktörlerin rollerini iyi koyabilmek için “Planlama Anayasası” gibi, onun üstünde bir yasanın varlığı gerekiyor. ªimdi aktörler, kendi konumlarını yetki olarak tarif ediyorlar. Belki şehircilik yasasında, daha üst boyutta, yetkiden ziyade şehirleşme sürecinin aktörleri olarak tarafların rolleri tarif edilebilir.
Bu önerilere İmar Yasası, bugünkü haliyle cevap vermiyor; bütüncül planlamadan, artık bir nazım planı anlamamamız gerektiğini, bunun bir stratejik plan olması gerektiğini, bunun da bir şema; ama dosyalar tutan yazılı kurallarla desteklenmiş bir şema olduğunun anlaşılması gerekiyor. Bunların, mevcut yasalarda karşılığını bulması gerekiyor; bugün bizim İmar Mevzuatımızda “strateji planı” diye bir kavram yok; bu kavramların içinin doldurulması gerekiyor ve bunların hem yasada karşılıklarının olması anlamında, hem bunları üretecek kurumsal ya da örgütsel yapıların donatılması gerekiyor. Bizim ileriye dönük beklentilerimiz ya da tartışmalarımızı yoğunlaştıracağımız konular elbette bunlar olmalı. Bu anlamda kurumsal yapı, örgütsel yapı ve bunun tabii ki finansman yapısına ilişkin önerilerimizi de geliştirmemiz gerekiyor. Artık bir büyükşehir belediye yönetimi değil, artık metropoliten alan yönetiminden bahsediyoruz. Bu kavramların; yani stratejik planlama, metropoliten alan yönetimi, arazi yönetimi, proje yönetimi, tanımlarının geliştirilmesi her türlü kurumuyla, yasayla, yetkisiyle plancının rolü konulmalıdır.
Üzerinde durduğumuz bu sistematikte problem sadece 3194 değildir. Özellikle sorunların yoğunlaştığı anakentlerde 3030’un da çok ciddi bir sıkıntı kaynağı olduğu, bazı açmazlarının olduğunu vurgulamak gerekli. Metropoliten kent konseyi ya da metropoliten kent yönetimi stratejik plan kavramlarının yasalarımıza girmesi gereklidir. Süreç yönetimi, alan yönetimi, kaynak yönetimi anlamında plan üreten kurumların da, plan yapan plancıların da, uygulayıcıların da bu sistematikte birleşmesini, bu tabanda buluşmasını sağlamak lazım. Süreç yönetimi, kaynak yönetimi, alan yönetimi anlamında tüm kurumsal yapımızın revizyonunun ya da düşünülmesinin, tartışılması gerekiyor.
Kentlerimizde sosyal sorunlar, sosyal-kentsel sorunlar büyük ağırlık taşır; fakat bizim elimizdeki araç, mekansal planlamadır. Mekansal planlama ile mekansal olmayan sorunları çözmek mümkün değildir. Mekansal olmayan sorunların da çözümü içeren plan türlerini; strateji planı, bütüncül (entegral) plan, ayrıntılı (comprehensive) plan türlerini kullanmamız gerekiyor. Ayrıntılı; mekansal ve mekansal olmayan olguları birleştirerek, bir süreç bütünlüğü içinde yönetmeyi öngören bir planlama anlayışı ile kentlere yaklaşmak gerekliliği vardır.
Tüm kentlerin yarısından fazlası, tahammül edemeyeceğiniz oranda insanın içini yıpratan, insanı üzen kentsel yaşam çevre kalitesiyle kaplıdır. Bunun sonucunda ele aldığımız kentin diğer yarısı; yani bizim “düzgün” dediğimiz kısmı zaten düzgün değil de, konuşmadığımız öteki yarısı, aslında büyük bir sosyal problem. Bu problem, yani kentsel yoksulluk gecekondu alanında güzel yollar çizildiği zaman, halledilecek sorunlar değildir. Ankara’da 13 000 hektar gecekondu alanı var; 2981’e giren alan 13 000 hektar. Burada yaklaşık 1,5 milyon kişi yaşıyor. Bütün hepsinin planları yapıldı. Yapılan planlara göre bütün bu parseller birleştirilecek, apartmanlaşacak denildi. Böyle bir şeyin olması mümkün değil. Başkenti böyle olan bir ülkede, böyle bir planlama mekanizması olan ülkede sorunlar çözülemez.
Kent kimliği; çok önemli bir mesele. Kent kimliği ve kültür ve tarihi verilerin korunması, bambaşka bir planlama problematiği. Demek ki kentin sağlıklaştırılması, kentte boş alanların, atıl alanların değerlendirilmesi, kentin kültür varlığının çevresinin korunması, bizim gündemimizdeki temel meseleler.
Aslında ağırlıklı olarak planlamayı yeniden tarif etme noktasında genel bir uzlaşma var; yani planı, planlamanın içinde bir paça gibi algılamak. Aslında biz, “planlamayı yeniden gözden geçirelim” demiş oluyoruz. Avustralya örneğinde, bir planın onay aşamasından önce hazırlanması aşamasıyla ilgili asgari 6 aya varan bir zamandan bahsediliyor. Aslında bizim burada “bürokratik işlem” dediğimiz, “bürokratik aşama” dediğimiz bir süreç. Tabii orada salt bürokratik değil; katılım mekanizmalarını içeriyor ve uyuşmazlık halinde mahkemede 9 aya süre gidiyor. Henüz plan fikrinin kamu tarafından benimsenmesi noktasına gelinceye kadar, -planın onaylanması da değil- o noktaya gelinceye kadar 9 aylık bir süre geçiyor.
Bizde, son yıllardı çıkan yeni yasalar, planlamayı ne şekilde tanımlarsak tanımlayalım, planı onun içerisine ne şekilde monte edersek edelim, planı ve onun yan ilişkilerini, parçalarını yatırımın önünde bir tür bürokratik engel gibi tanımlıyor. Bizler, yasa metinlerini okuyup, üzerinde tartışıncaya kadar yeni bir yasa çıkıyor. Planlamayı yeniden tanımlayıp, toplumu bir şekilde nasıl ikna edeceğimiz ciddi bir sorun; çünkü yatırım konusu Türkiye’de çok hassas bir konu ve işsizlik yüzde 20-25 civarında, bu krizden sonra belki de daha fazla. Plancının sürekli defansta olması zorunluluğu, bir miktar buralardan da kaynaklanıyor gibi; bir anlamda sadece bizim, planlamayı Türkiye’de yeniden tartışmaya başlamamız da çözüm değil. İkisini nasıl birbiriyle ortak bir söylem noktasına taşıyacağımız da bir sorun. Endüstri Bölgeleri Yasasıyla ilgili, planı aşan yatırımlar meselesiyle ilgili konuları burayla nasıl bağdaştıracağız?
Meslek topluluğu olarak sloganlaştıracak ve buna sahip çıkacak ve bu doğrultuda her çevreyi zorlayacak birtakım temel ilkelere, sloganlara ihtiyacımız var. Bunları artık her ortamda söylemeyi ve herkesin de hemfikir olduğu konular, tespitler haline getirmemiz gerekiyor. İmar Yasasının sadece bir yapılaşma yasası olduğu, bir şehirleşme yasası olmadığı bir tespittir. Bunu mutlaka bir yere koymalı ve bir şehirleşme yasasını talep eder hale gelmemiz lazım.
Bu toplantıda, “Bu şehirleşme yasası neleri içermeli?” konusunda da aslında bazı tespitlerde bulunduk. Bir tanesi; bizim bir yerleşim politikamız olması gerekiyor. Bu yerleşim politikası, aslında tüm ülkeyi kapsamalı ve bu yerelleşmeli. Avustralya da “belediye sınırı dışı” diye bir kavram yok. Böyle bir kavrama bizim sahip çıkmamız gerekiyor. Bu tür tanımlar, o alanlar içerisinde bizim yerleşim politikası geliştirmemiz için bir araç olacaktır. Böyle sınırlara sahip belediyelerin de birlikte hareket etmesi gereğinin ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu da, daha üst ölçekte bir bölge planı, ülke planı gibi bir sürecin sürekliliğine yol açacak bir yaklaşımdır, bunu sağlayacaktır. O halde biz, bir kere bunu da savunmalıyız, bu da bizim genel tespitlerimiz içerisinde olmalı.
Planlama sistemimiz de yok. Bunun savunusunu yapmak zorundayız. Eğer bir planlama sistemi öngörüyorsak, bu sistem içerisinde ne tür aktörler olacağını kesin tanımlamamız lazım ve de bu aktörlerin hangi kesimleri bürokraside yer alacak, hangi kesimleri özel sektörde yer alacak? Mutlaka çok tanımlı aktörler olarak; ama konuların özelliklerine göre, yörenin özelliklerine göre değişen aktörler olarak planlama sistemimiz içerisinde yer almalı.
Bu, bize, bir şeyi daha getiriyor. Konular, bölgeler, yöreler tarifleyeceksek, özelliklerine göre turizm gibi, çevre gibi, tarihi gibi, orman gibi, bu tür alanlara ilişkin kurumların ülkemizde genel ilkeler, genel politikalar üreten kurumlar haline dönüştürülmesi lazım. Plan onama kurumları değil, ilgi alanlarına göre savunacakları. o planlama sistemi içerisinde savunacakları ilkeleri ortaya koyan ve uygulamayı denetleyen, bunların takibini, savunusunu yapan bir sistem içerisinde bu aktörler kendilerine yer seçmeli. Bu anlamda şehir plancısının da imar plancısı olmaktan çıkıp, bir şehir plancısı olarak rolünü bulabilir.
Bu kurulan şemalar konusunda, bunların detaylanmasında çok fazla tartışmaya ihtiyacımız var. Türkiye’de belirli bir yapı var; bizim kabul etmediğimiz ya da eleştirdiğimiz mevcut sistem içerisinde bu tür yapılar var, özerk yapılar var, bunların yetki alanları var, bunların ürettikleri planlar var. Bütün bunları silecek miyiz, dönüşümü nasıl sağlayacağız? Sonunda insanlara kurduğumuz sistemi kabul ettirebilmemiz için, mevcut şeylerin bir kısmını yok saymamız ya da bir kısmını dönüştürüp, yeni şeyler vermemiz gerekiyor. Bunun da tartışılması, bu konuda fikirlerin alınması gerekiyor.

Okunma Sayısı: 2356

Tüm Raporlar

 
Copyright © 2007-2021
TMMOB Şehir Plancıları Odası

 
ATATÜRK BULVARI BULVAR APT. 219/ 7 ÇANKAYA/ANKARA
TEL: (+90) 312 418 30 75   FAKS:(+90) 312 417 90 55
e-POSTA: spo@spo.org.tr

Oda aidatlarınızı kredi kartınızla güvenli bir ortamda ödeyebilirsiniz.

ÜYE HAKLARI VE GÜVENLİ AİDAT ÖDEME

Hesap No'larımız:
POSTA ÇEKİ = 107581
İŞ BANKASI =TR 150 00 64 00 000 142 990 496 497
VAKIFBANK =TR 230 00 150 01 58 00 184 530 2308
GARANTİ BANKASI =TR 33 000 62 000 52 80 000 62 99 383

Key Yazılım Çözümleri A.Ş.