TAŞKIN BİR ŞEHİRCİLİK SORUNUDUR
- Yayına Giriş Tarihi
- 21.09.2026
- Güncellenme Zamanı
- -
- Yayınlayan Birim
- MERKEZ
- Görüntüleme
- 26
Taşkın Bir Şehircilik Sorunudur: Kentlerimizi İklim Değişikliği ve Riske Karşı Dirençli Hale Getirmeliyiz
Türkiye genelinde etkili olan şiddetli yağışlar, kentlerimizin taşkın ve sel karşısındaki etkilenebilirliğini bir kez daha görünür hale getirmiştir. Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nün kuvvetli yağış uyarıları; sel, su baskını, heyelan ve ulaşımda aksamalar gibi risklere dikkat çekmektedir. Yaşanan olayların ardından dere taşkınları, su altında kalan yollar, kesintiye uğrayan ulaşım bağlantıları ve yapılaşmış alanlarda biriken sular yeniden gündeme gelmektedir. Bu görüntüler Türkiye için yeni değildir; Batı Karadeniz’den Doğu Karadeniz’e, Marmara’dan Akdeniz’e ve Güneydoğu Anadolu’ya kadar birçok kentimiz benzer süreçlerle karşı karşıya kalmaktadır.
İklim değişikliği bu risk ortamını giderek ağırlaştırmaktadır. IPCC’nin Altıncı Değerlendirme Raporu, küresel ısınmayla birlikte aşırı yağışların sıklığı ve şiddetindeki artışın daha geniş alanları taşkın tehlikesiyle karşı karşıya bırakabileceğini ortaya koymaktadır. Kentlerdeki risk, arazi kullanımındaki değişimler ve geçirimsiz yüzeylerin genişlemesiyle daha da büyümektedir. Toprağın asfalt, beton ve yapılarla kaplanması yağmur suyunun toprağa sızmasını azaltmakta, yüzey akışını artırmakta ve drenaj sistemleri üzerindeki yükü yükseltmektedir. IPCC tarafından aktarılan Avrupa kentlerine ilişkin bir modelleme çalışması, geçirimsiz yüzeylerdeki her yüzde 1’lik artışın incelenen kentlerde taşkın miktarını yüzde 10’a kadar artırabildiğini göstermektedir.¹ Bu bulgu, kentlerin fiziksel gelişme biçiminin taşkın riskinin oluşmasındaki önemini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Avrupa’daki veriler riskin ulaştığı ölçeği göstermektedir. Avrupa Çevre Ajansına göre Avrupa Birliği nüfusunun yaklaşık 52 milyonu taşkın düzlüklerinde yaşamaktadır. Avrupa’daki kentsel alanların yaklaşık yüzde 40’ı suyu emmeyen yüzeylerle kaplıdır. 1980–2023 döneminde taşkınlar AB ülkelerinde 4.226 kişinin ölümüne yol açmış, 2008–2023 arasında 320 binden fazla kişi taşkınlar nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalmıştır. Taşkınların AB ekonomisine 1980–2023 dönemindeki ortalama yıllık maliyeti 7,8 milyar avro olarak hesaplanırken yalnızca 2021 yılındaki zarar 48,2 milyar avroya ulaşmıştır. Hastanelerin yüzde 11’inin, okulların yüzde 10’unun ve kentsel atık su arıtma tesislerinin yüzde 36’sının taşkın düzlüklerinde bulunması, sorunun kritik altyapılar ve temel kamu hizmetleri açısından da taşıdığı önemi göstermektedir.²
Türkiye açısından tablo daha dikkatli ele alınmalıdır. Ülkenin farklı coğrafi bölgelerinde taşkın riskini oluşturan koşullar önemli ölçüde değişmektedir. Doğu Karadeniz’de yüksek yağış miktarı, dik topoğrafya, kısa mesafelerde büyük kot farkları, dar vadiler ve hızlı akan dere sistemleri güçlü bir doğal tehlike ortamı oluşturmaktadır. Bu coğrafi yapı, yerleşmelerin vadi tabanlarına ve dere sistemlerine yaklaşması, doğal drenaj alanlarının yapılaşması, ulaşım altyapısının su yollarıyla kesişmesi ve geçirimsiz yüzeylerin artmasıyla daha karmaşık bir risk yapısına dönüşmektedir. Marmara Bölgesi’nde nüfus, yapılaşma ve ekonomik faaliyet yoğunluğu maruziyeti büyütmektedir. Akdeniz ve Ege kentlerinde kısa süreli şiddetli yağışlar, kıyı gelişimi ve hızlı kentleşme farklı taşkın örüntüleri üretmektedir. Güneydoğu Anadolu kentlerinde ise uzun kurak dönemlerin ardından gerçekleşen kısa süreli şiddetli yağışlar, kentlerin yağmur suyu yönetim kapasitesini zorlamaktadır. Türkiye kentlerinin taşkın riskinin tehlike, maruziyet, duyarlılık ve müdahale kapasitesi üzerinden birlikte değerlendirilmesi bu nedenle önem taşımaktadır.
Taşkın Riski Yanlış Uygulamalarla Büyümektedir
Yağışın yeryüzüne ulaştığı andan itibaren izlediği yol, kentin mekânsal yapısıyla doğrudan ilişkilidir. Doğal bir havzada yağışın bir bölümü toprağa sızmakta, bir bölümü bitki örtüsü tarafından tutulmakta, kalan su vadiler ve dere sistemleri üzerinden daha büyük akarsulara, göllere veya denize ulaşmaktadır. Sulak alanlar, taşkın düzlükleri, ormanlar, geçirgen topraklar ve açık alanlar suyun tutulmasına ve akışının yavaşlamasına katkı sağlamaktadır. Kentleşmeyle birlikte bu sistemin fiziksel yapısı önemli ölçüde değişmektedir. Geçirimsiz yüzeyler genişlemekte, doğal drenaj hatları kesintiye uğramakta, dere kesitleri daralmakta, bazı dereler kapalı sistemlere alınmakta, taşkın düzlükleri yapılaşmakta ve yağış suyunun kent içinde tutulabileceği alanlar azalmaktadır.
Türkiye’de yaşanan taşkınların mekânsal izleri bu sürecin kent planlama açısından ayrıntılı biçimde incelenmesini gerektirmektedir. Doğu Karadeniz’de dere vadilerinin yerleşme ve ulaşım koridoru olarak yoğun biçimde kullanılması özellikle önemlidir. Dik yamaçlardan kısa sürede gelen büyük miktardaki suyun dar vadi tabanlarında yerleşmelerle karşılaşması, menfez ve köprülerde oluşan darboğazlar, dere kesitlerinin çeşitli müdahalelerle değişmesi ve ulaşım altyapısının doğal akış sistemiyle kurduğu ilişki taşkın zararlarının mekânsal dağılımını etkilemektedir. Türkiye ölçeğindeki değerlendirmelerde de Rize, Trabzon, Artvin ve Giresun’un yüksek hidrolojik tehlike koşulları, dik topoğrafya ve dar vadilerle birlikte öne çıktığı görülmektedir.
Türkiye’de taşkın riskinin azaltılmasındaki temel sorunlardan biri, bilimsel ve teknik bilginin planlama sürecinde bulunmamasından çok, planlama kararlarının uygulanması ve sürekliliğinin sağlanması aşamasında ortaya çıkmaktadır. Hidrolojik modeller, taşkın yayılım analizleri, geçmiş afet kayıtları, iklim projeksiyonları ve dere sistemlerine ilişkin veriler planlama çalışmalarına önemli girdiler sağlamaktadır. Buna karşılık kentlerin gelişme biçimi üzerinde etkili olan siyasal ve ekonomik müdahaleler, arazi ve yapılaşma talepleri, plan değişiklikleri, istisnai planlama ve yapılaşma araçları ile parçacı yatırım kararları uzun vadeli planlama yaklaşımını zayıflatabilmektedir. İmar planı değişiklikleri üzerine yapılan çalışmalar da bazı örneklerde kamu yararının kısmen gözetildiğini, arazi sahiplerinin taleplerinin öne çıkabildiğini ve plan değişikliği ölçütlerine uygunluğun yeterince denetlenemediğini göstermektedir.³ Bu süreç taşkın riski açısından özellikle önemlidir. Doğal drenaj sistemlerinin kesintiye uğraması veya riskli alanlarda yapılaşma baskısının sürmesi, bilimsel olarak tanımlanmış risklerin zaman içinde yeniden üretilmesine yol açabilmektedir. Bu nedenle Türkiye’de ihtiyaç duyulan yaklaşım, risk bilgisinin planlara aktarılmasının yanında planların kamu yararı, afet güvenliği ve ekolojik eşikler doğrultusunda uygulanmasını güvence altına alan güçlü bir planlama sisteminin kurulmasıdır. Plan kararlarının sürekliliği korunmalı, taşkın riski bulunan alanlarda plan değişiklikleri daha sıkı bilimsel ve kamusal denetime tabi tutulmalı ve afet riskini artırabilecek kararların ortaya çıkmasını engelleyecek hukuki ve kurumsal mekanizmalar güçlendirilmelidir.
Şehir planlama mesleğinin taşkın riskinin azaltılmasındaki rolü bu noktada oldukça belirginleşmektedir. Meteoroloji, yağışın miktarı, zamanı ve şiddeti hakkında bilgi üretmektedir. Hidroloji, suyun havza içindeki hareketini ve taşkın davranışını ortaya koymaktadır. Jeoloji, jeomorfoloji, ekoloji ve mühendislik disiplinleri riskin farklı bileşenlerine ilişkin teknik bilgi sağlamaktadır. Şehir planlama ise bu bilgileri kentin gelecekte nerede ve nasıl gelişeceğine, hangi alanların korunacağına, hangi kullanımların nerede yer alacağına, yapılaşma yoğunluklarına, açık ve yeşil alan sistemine, ulaşım altyapısına ve mevcut riskli alanlarda uygulanacak dönüşüm kararlarına taşımaktadır. Risk bilgisinin arazi kullanım kararına dönüşmesi, taşkın güvenliğinin kentlerin günlük planlama pratiğine yerleşmesini sağlamaktadır.
Türkiye Kentleri İçin Suya Duyarlı Bir Planlama Sistemi
Taşkın riskinin azaltılması havza ölçeğinden başlayan ve yapı ölçeğine kadar devam eden bütüncül bir mekânsal sistem gerektirmektedir. Üst havzadaki ormanlar, tarım alanları, toprak yapısı ve doğal su tutma kapasitesi korunmalı, vadiler ve dere sistemleri mavi-yeşil altyapının temel bileşenleri olarak planlanmalıdır. Kent ölçeğinde taşkın düzlükleri, dere koridorları, doğal drenaj alanları, açık ve yeşil alanlar ile su toplama alanları birbirleriyle ilişkili biçimde ele alınmalıdır. Mahalle ölçeğinde parkların, meydanların ve kamusal açık alanların yağış suyunu tutma kapasitesi artırılmalıdır. Sokak ve yapı adası ölçeğinde geçirgen yüzeyler, yağmur bahçeleri, biyolojik hendekler ve ağaçlandırılmış drenaj koridorları yaygınlaştırılmalıdır. Yapı ve parsel ölçeğinde yağmur suyu toplama, depolama ve kontrollü deşarj sistemleri geliştirilmelidir. Bu yaklaşım, planlama kararlarının havzanın hidrolojik sistemiyle uyumlu biçimde kurulmasını sağlayacaktır.
Dere koridorları bu sistemin en önemli mekânsal omurgalarından biridir. Dere çevresinde yeterli koruma alanlarının oluşturulması, taşkın düzlüklerinin korunması, uygun alanlarda dere sistemlerinin yeniden doğallaştırılması ve dere boyunca açık alan sürekliliğinin sağlanması kentin su yönetimi kapasitesini güçlendirmektedir. Bu koridorlar günlük yaşamda park, rekreasyon alanı, ekolojik bağlantı ve kamusal açık alan olarak kullanılabilmekte, aşırı yağış dönemlerinde ise suyun yayılmasına, yavaşlamasına ve geçici olarak tutulmasına olanak sağlayabilmektedir. IPCC’nin kentsel uyum değerlendirmelerinde yeşil altyapı, sürdürülebilir kentsel drenaj ve yağmur suyu yönetimi taşkın etkilerinin azaltılmasında kullanılan temel uyum araçları arasında gösterilmektedir⁴.
Kentlerin yağmur suyunu tutma kapasitesinin artırılması da bu yaklaşımın temel bileşenlerinden biridir. Parkların belirli bölümleri geçici su depolama alanı olarak tasarlanabilir, meydanlarda su tutma alanları oluşturulabilir, otopark ve yaya yüzeylerinde geçirgen kaplamalar kullanılabilir, yol kenarlarında biyolojik hendekler ve yağmur bahçeleri geliştirilebilir. Sulak alanların ve taşkın düzlüklerinin korunması, dere koridorlarının güçlendirilmesi ve binalarda yağmur suyunun toplanması bu sistemin diğer bileşenlerini oluşturmaktadır. Birbirleriyle bağlantılı biçimde planlanan bu alanlar kent genelinde bir Kentsel Su Ağı oluşturabilir. Havza, vadi, dere, taşkın düzlüğü, sulak alan, kent parkı, yeşil koridor, yağmur bahçesi, geçirgen yüzey ve geçici su depolama alanları arasında kurulacak süreklilik, yağmur suyunun kent içindeki hareketini yavaşlatabilir, toprağa sızma miktarını artırabilir ve kısa sürede drenaj sistemlerine ulaşan su miktarını azaltabilir.
Bu yaklaşımın kalıcı sonuç üretmesi için planlama sistemine bağlanması gerekmektedir. Taşkın tehlike ve risk haritaları çevre düzeni planlarından başlayarak nazım imar planlarına, uygulama imar planlarına, plan notlarına, kentsel tasarım rehberlerine ve yapılaşma standartlarına aktarılmalıdır. Dere koruma kuşakları ve taşkın düzlükleri planlarda açık biçimde gösterilmeli, yüksek riskli alanlardaki yeni yapılaşmalar sınırlandırılmalı, yeni gelişme alanlarında geçirimsiz yüzey oranları için standartlar oluşturulmalı ve yağmur suyunun parsel, ada ve mahalle ölçeğinde yönetilmesine ilişkin hükümler geliştirilmelidir. Hastane, okul, enerji tesisi, ulaşım merkezi ve diğer kritik kullanımların yer seçiminde taşkın riski temel ölçütlerden biri olarak kullanılmalıdır. Bu çok ölçekli yaklaşım, iklim risklerinin mekânsal planlama araçları aracılığıyla uygulanabilir ve bağlayıcı kararlara dönüştürülmesini sağlayacaktır.
Mevcut yapılaşmış alanlarda ise kent ölçeğinde kapsamlı Mekânsal Taşkın Risk Azaltma Programları hazırlanmalıdır. Dere yatakları ve taşkın düzlüklerindeki mevcut yapılaşmalar, bodrum katları, alt geçitler, düşük kotlu alanlar, kritik altyapılar ve yüksek maruziyete sahip kullanımlar belirlenmelidir. Geçirimsiz yüzeylerin azaltılabileceği alanlar, dere koridorlarının genişletilebileceği kesimler, geçici su depolama işlevi kazanabilecek kamusal alanlar ve mavi-yeşil altyapının güçlendirilebileceği bölgeler haritalanmalıdır. Bu değerlendirmeler dönüşüm, kamulaştırma, açık alan oluşturma, altyapı iyileştirme, tahliye ve afet yönetimi programlarıyla ilişkilendirilmelidir. Böylece mevcut riskli kent dokularında tekil müdahalelerin ötesine geçen, mekânsal öncelikleri belirlenmiş uzun vadeli bir dönüşüm süreci kurulabilecektir.
Türkiye’nin önünde bu konuyu uluslararası iklim gündemiyle buluşturmak açısından da önemli bir dönem bulunmaktadır. COP31, 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecektir⁵. Türkiye’nin ev sahipliğinde yapılacak konferansa giderken iklim uyumunun kentleşme ve mekânsal planlama boyutunun güçlü biçimde gündeme taşınması önemlidir. Türkiye’de iklim değişikliğine uyum politikalarının kentlerin fiziksel gelişme biçimine, arazi kullanım kararlarına, yer seçimine, yoğunluklara, açık alan sistemlerine ve altyapı yatırımlarına daha güçlü biçimde yansıması gerekmektedir. Rize, Trabzon, Şanlıurfa ve geçmiş yıllarda taşkın yaşayan diğer kentlerden elde edilen deneyimler, ulusal ölçekte planlama ilkelerine ve bağlayıcı uygulama araçlarına dönüştürülmelidir.
Çağrımızdır
Türkiye’de sel ve taşkın riskinin azaltılması için havza temelli planlama yaklaşımının güçlendirilmesi, dere ve vadi sistemlerinin korunması, taşkın düzlüklerindeki yapılaşmanın sınırlandırılması, doğal drenaj sistemlerinin plan kararlarında gözetilmesi, geçirimsiz yüzeylerin azaltılması ve kentlerin su tutma kapasitesinin artırılması gerekmektedir. Taşkın tehlike ve risk haritalarının mekânsal planlara aktarılması, yeni gelişme alanlarında iklim projeksiyonlarının ve taşkın risklerinin planlama sürecinin başından itibaren kullanılması, mevcut yapılaşmış alanlarda mekânsal risk azaltma programlarının hazırlanması ve mavi-yeşil altyapının kentlerin temel sistemlerinden biri olarak geliştirilmesi bu sürecin temel adımlarıdır.
Şehir plancıları, iklim ve afet risklerine ilişkin bilimsel bilgiyi arazi kullanım kararlarına taşıyan, kentin gelişme biçimini yönlendiren ve farklı uzmanlık alanlarından gelen bilgileri mekânsal kararlar altında bir araya getiren önemli bir mesleki sorumluluk üstlenmektedir. Türkiye’nin taşkınlara karşı daha güvenli hale gelmesi meteoroloji, hidroloji, mühendislik, ekoloji, afet yönetimi, yerel yönetimler ve şehir planlama arasında güçlü bir çalışma düzeni kurulmasını gerektirmektedir. Şehir planlama bu ortak bilgi birikiminin çevre düzeni planına, imar planına, plan hükümlerine, kentsel tasarıma ve uygulama programlarına aktarılmasını sağlayan temel araçlardan biridir.
Rize ve Trabzon’da bugün yaşananlar, gelecekte karşılaşacağımız iklim koşullarına hazırlanmak için kentlerimizin mekânsal yapısını bugünden ele almamız gerektiğini göstermektedir. Yağış rejimindeki değişim devam ederken kentlerin suyu karşılama, tutma, yönlendirme ve güvenli biçimde tahliye etme kapasitesinin güçlendirilmesi gerekmektedir. Kentlerin gelecekte karşılaşacağı taşkın riskinin önemli bir bölümü bugün vereceğimiz planlama kararlarıyla şekillenecektir.
TMMOB Şehir Plancıları Odası, Afet Çalışmaları Merkezi
Dipnotlar
[1] Meteoroloji Genel Müdürlüğü. Trabzon Bölgesel Tahmin ve Uyarı Merkezi, 19 Eylül 2026.
[2] IPCC. (2022). Climate Change 2022: Impacts, Adaptation and Vulnerability. Chapter 6: Cities, Settlements and Key Infrastructure, özellikle 6.2.2.2 Urban Flooding.
[3] European Environment Agency. (2025). Floods in Europe – Climate Preparedness 2025.
[4] Köktürk, E. ve Köktürk, E. (2021). Uygulama İmar Planı Tadilatlarında Plan Değişikliği Ölçütlerine Uygunluğun Araştırılması. Gümüşhane Üniversitesi Fen Bilimleri Dergisi.
[5] IPCC. (2022). Climate Change 2022: Impacts, Adaptation and Vulnerability. Chapter 6: Cities, Settlements and Key Infrastructure, özellikle 6.2.2.2 Urban Flooding.
[6] UNFCCC. (2026). UN Climate Change Conference – COP31, Antalya, 9–20 November 2026.